29 Kasım 2020 Pazar

İnternet Üzerine.

 İNTERNET ÜZERİNE…  


 

İNTERNET ÜZERİNE.

1950’li yıllarda, ilk defa ABD’ de temelleri atılan ‘’İnternet’’ iletişim ve bilgi ağı, 1960 ve 70’li yıllarda büyük aşamalar kaydedip, insanlığın hizmetine sunulmaya başladı.  Tabii, günümüzdeki kullanma şekli ve kolaylıkları, 1980’lerin sonlarına doğru oluştu. Enternasyonal olarak kullanımı, 1989 yılı olarak kabul ediliyor.  


Ülkemizde ise, 1990’lı yıllarda başladı. 2000’li yıllardan sonra uçuşa geçti adeta. Özel İnternet sunucusu şirketlerin çoğalması ve rekabeti nedeniyle de, başlangıçta çok pahalı olan bu hizmet, yaygınlaştıkça-ucuzladı . Şehirlerimizde, hatta köylerimizde bile kablosuz ve şifresiz internete ulaşmak artık sıradanlaştı.  


Şanssızlığımız şu ki,  İnsanoğlunun geleceği açısından ‘’yerçekimin bulunması  ya da atomun parçalanmasının’’ icadından daha önemli bir buluşun, ülkemizde bilim ve teknoloji düşmanı bir yönetim anlayışının iktidarda bulunduğu döneme denk gelmesi oldu.  Rantiye ve kendi kişisel çıkarları için kullandığı İnternet ağına, aslında korku ve şüphe ile bakıyorlar. Çünkü O’nlar, ‘’cahilin feragatına’’ daha çok güveniyorlar.  ‘’5-G sistemine geçmemeleri, 4.5-G ile idare etmeleri’’ bu anlayışın bir ürünü diye düşünüyorum. GOOGLE’ a kesilen ‘’haksız rekabet cezasının altında da bu anlayış yatıyor kanaatime göre.  


Bir Bilim kurgu sitesinden aldığım bilgilere göre, artık Dünya’nın bir çok ülkesinde kullanılmaya başlanan ‘’5-G’’ İnternet sistemi, İnsanoğlunun yaşamını kolaylaştırmakla birlikte, yeni bilgilere ulaşımı da ‘’mükemmele’’ dönüştürmüş durumda. Bir tek sıkıntı var ki, yeni teknolojilerin öğrenim ve uygulamalarını 60 yaş üzeri İnsanoğlu zor algılayabiliyor.  Bu da sistemin değil, ‘’insanoğlunun’’ eksikliği. 


Özellikle Çin, Hindistan, Japonya gibi uzak-doğu ülkeleri ise, çoktan ‘’6-G’’ uygulamaları araştırmalarına başladılar bile. Sistemi tanıyan kaynaklara göre ‘’6-G’’ çok daha hızlı ve farklı bir internet iletişim sistemi. En önemli farkını da bilim insanları ‘’Altıncı duyu’’ olarak isimlendiriyorlar. Şu anda sadece İnsanoğlunda bulunan  ‘’düşünebilme, hissedebilme ve karar verebilme’’ yetisinin bu sistemde de olacağını ifade ediyorlar.  İşte ‘’Çılgın Proje’’ buna denir. Harfiyat yaparak ve rant üreterek çılgın proje olmaz… 


Peki benim ülkem bu yarışın ve hizmetin neresinde mi? Her zamanki gibi 100 yıl gerisinde ve sadece ‘’rantiye’’ kısmıyla ilgileniyor.  ‘’Nuh Tufanında’’ , Nuh Peygamber telefon ve internet kullanıyormuydu-kullanmıyormuydu tartışmalarındayız hala.  


İster istemez, yıllarca Türk Maliyesini ve Ekonomisini yöneten bir ‘’Devlet Büyüğümüzün’’, giderayak ifade ettiği bir söz geliyor aklıma; ‘’Allah hakkımızda hayırlısını nasip etsin.’’  


(E.Baltaş)

Nilüfer - Tek Başına & Her Yerde Kar Var (Rumeli Hisarı Konseri)

25 Mart 2020 Çarşamba


VİRÜS VE YAŞAM.

Yaklaşık 3 aydır tüm dünyanın başına büyük bela olan ‘’Korena Virüs’’ salgınının ciddiyetini, yönetimin başındaki ‘’muktedirin’’ yeni-yeni algılaması  ve ‘’65 yaş yasağı’’ getirilmesi sonucunda, nihayet kabullenebildik.  Yılbaşı civarında, ilk kez Cin Halk Cumhuriyeti’nde görülen salgın, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından, 3 aydır ciddi tehlike olarak tanımlanıyordu.

Bütün bu yaşananlara rağmen, muktedir ve emrindeki ‘’diyanet işleri’’ yöneticileri, bilime ve çağdaş sağlık yöntemlerine inanmadıkları için, hiçbir yasaklamaya uymadılar. Hijyenik ve tıbbi yaşam biçimini reddettiler.  15-20 Şubat tarihlerinde, salgın cayır-cayır can yakarken ve dünyanın birçok ülkesine yayılmış iken, 23.000 civarında insanımızı, (sırf para kazanmak adına) Umreye gönderdiler. Gelenlerin yarısını, hiçbir işlem yapmadan ‘’evlerine gönderdiler.’’ İkinci yarısını, ‘’güya’’ karantinaya aldılar ama göstermelik. Nüfuslu olanların çoğu kafilelerden ayrıldı. Garibanları öğrenci yurtlarına gönderdiler. Test, kontrol, hijyen yaşam, tıbbi destek ve ilaç…Hiç biri YOK..

‘’Muktedir’’, sarayında ve ‘’İzole edilmiş vaziyette’’ karantinada… Sarayına ailesi dışında kimse giremiyor. Gazeteci ve Bakanlarla bile İnternetten ‘’Skype’den’’ görüntülü konuşuyor…

Ülke yönetiminin yarısını elinde bulunduran ‘’Hıyanet İşleri Başkanlığı’’, tedbirler paketine dün akşam bir de, yatsı ezanından sonra dua ve Kuran okuma uygulaması ekledi.

18 yıldır söylüyoruz. Bu siyasi hareketin ‘’gizli gündemi’’ mevcuttur. İktidara gelebilmek için kullandığı demokratik hakların hiç birini, kendisinden başkalarına ‘’kullandırmaz.’’ Çünkü onlar için demokrasi bir araçtır..  Asla ‘’amaç olmamıştır.’’ Asıl amaçları ise, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları dönemlerindeki ‘’şeriat ve tebaa’’ yönetimini getirmektir.  Tek bir muktedir ve ona tabi ‘’ümmet bir topluluklar… Alt kimlikleri ne olursa olsun, fark etmez. Yeter ki ‘’müslüman ve Sünni olsun.’’  Hatta Sünni olmak, Müslüman olmaktan daha önemli onlar için. Farklı bir mezhepten olmakla, başka bir dinden olmak, çok farklı şeyler değil zira..  Ortak Paydaları ve ‘’birleştirici hamur’’ şeriat ve Sünnilik…

Peki bu uygulamaların son örneği Osmanlı İmparatorluğu kim biliyormusunuz.? Hani şu yeniden canlandırmaya çalıştığınız, adına Futbol takımları kurup, mehter marşlarıyla gençleri yönlendirmeye çalıştığınız Osmanlı, bir ‘’Türk Devleti’’ bile değil.. Yada olmaktan çıkmış. Türk kimliğinden çok Arap ve Fars kimliğine ve medeniyetine sarılmış, melez ve karma bir ırk…36 Osmanlı padişahının, 35’ inin annesinin alt kimliği ‘’ Türk değil.’’  İslamiyeti de zorla veya para-menfaat karşılığı kabul etmiş insanlar. Hatta aralarında,  önceki dini inançlarını (hıristiyan-musevi vs.) gizli-gizli yaşayanların olduğu da söylenip yazılmış. Bu kadınlara, Osmanlılaştırdıktan sonra bile ‘’Türk isimleri’’ verilmemiş. Arap veya Farsca isimler verilmiş…

Bu kadınlardan doğma çocukların Yüzde-yüz Türk ve Osmanlı kanı taşıyacağını zanneden Padişahlar ve Saray muktedirleri, fiziksel olarak güzel, eğitimli ve becerikli olduklarından, hep başka ırklardan ‘’eş seçmişler.’’ Ya da onlardan çocuk ve Şehzade yetiştirmişler.  Zavallı Osmanlı yöneticileri ve garibim padişah efendiler bilmiyorlar ki, yeni doğan bir bebek, % 51 babasının, % 49 da annesinin genlerini taşıyor. Bazen bu oran, yer değiştiriyor. Aptal padişah, kendi biyolojik yumurtasını bırakıyor diye, sadece kendi ‘’dölünün ürünü’’ sanıyor çocuğu. Halbuki, annesinin yumurtasını ‘’döllüyor’’ sadece.. Annesini hiç hesaba katmıyor. O kadın sanki sadece ‘’taşıyıcı anne.’’  Günümüzde bu yöntem uygulanıyor. Gerçek anne ve babanın ortak yumurtaları, labaratuvar ortamında döllendirilip, taşıyıcı anneye yüklenebiliyor. Ama bu bilimsel uygulama Osmanlı’da ve Selçuklu’da yok tabiii…Bu arada, Dünyadaki bütün İmparatorluklar da ayni mantıkla ürüyor ve geleceğini kuruyor. Bu sadece bizim ırkımızın  hatası değil…

OSMANLIDA KÖLE TİCARETİ.

Osmanlı saraylarına ‘’cariye ve hanedan’’ genelde, savaş ganimeti olarak başka ülkelerden ya da, esir pazarlarında edinilirmiş.  Hıfzı Topuz Hocanın, Osmanlı kayıtlarında titiz bir çalışma sonucu çıkarttığı bilgi ve belgelerde böyle görünüyor. ‘’

Meyyale’’ isimli eserinde, şöyle anlatıyor;

‘’Esir pazarları ilk başlarda Haseki de kurulurdu. 16. Yüzyıldan sonra Bedesten’e, ve 18. Yüzyılda da Çemberlitaş’a, Tavuk pazarının yakınlarına taşındı.  Ayrıca, Tophane-Karabaş mahallesinde de bir Esir Pazarı mevcuttu. Burada daha çok Çerkez kızları satılıyordu.  Çerkezlerde, bazı ailelerin kendi kızlarını ‘’İnşallah bir gün Padişah haremi olup, elmaslar içerisinde yaşarsın’’ diye yetiştirdiklerini de anlatılırmış.  Ayni pazarlarda Arap ve zenci kızlar da satılıyordu.  Cariye olabilecek kızlar 5 ile 7 yaş arasında, güzel yüzlü ve güzel vücutlulardan seçiliyordu. Odalıklar ise (yani hemen odaya alınıp, cinsel ilişkiye girilebilecekler) 15-20 yaşlarında olanlardı..

İstanbul’ getirildiğinde, ‘’Gümrük Emini’’, yani Gümrük Bakanlığının bu kızlara birer  kimlik belgesi verirdi. Belgelerde kızların yaşı, dili ve ‘’kızlık durumu’’ da yazılırdı. Örneğin;

‘’Abaza kızı, bakire, tahminen 16 yaşında,  veya 12 yaşında, Gürcü duhter, orta boylu, ya da 17 yaşında Arap cariye vs. gibi. Yani bu gün Haralarda, ihale ile alınıp satılan At pazarlarında uygulanan kriterlerin aynisi.’’

1846 yılında, Padişah Abdülaziz, Batı toplumlarında yasaklanan ve Osmanlıya da yapılan baskılar sonunda, Köle Pazarlarını yasakladı. Ama bu defa iş yeraltına indi. İllegal olarak Galata ve Beyoğlu’nde köleler el altından alınıp satılıyordu. Afrika’dan çalıştırılmak üzere getirilen Zenci kölelerin de satışı 1856 yılında yasaklandı.  Ama Haremağalarının ve zenci kızların satışı, gizli-gizli 1880 ‘ lere kadar devam etti.

Evet, ısrarla ve şiddetle uygulamaya koymaya çalıştığınız Osmanlı yönetimi ve Şer-riat yöntemleri bunlar.. Buna karşın, Atatürk ve Cumhuriyet ne mi yaptı;  Batı toplumlarının bir çoğundan önce ‘’Medeni Kanun’’ ve insan haklarını uygulamaya aldı. Kadını önce ‘Birey’  yaptı.  Devamında ‘’Pozitif ayrımcılık adına’’ bazı Özel haklar tanıdı..

18 yıllık bu kara zihniyet, Cumhuriyetimize ve Atatürk’e neden düşman, şimdi anladınız mı.?

25.03.2020 – Taylıeli / Emin BALTAŞ.

 

29 Şubat 2020 Cumartesi

EVREN VE İNSANOĞLU.


EVREN VE İNSANOĞLU.

Bu günün ‘’Bilim kurgusu’’, yarının gerçeğidir. İnsan aklının hayal edebildiği her şeyin ‘’olabilirliği’’ mevcuttur. Ama bunun için zaman gerekir. Çok değil, daha 50-60 yıl önce ancak uzay dizilerinde bilim kurgu fantezisi olarak anlatılan bir çok şey, günümüzde gerçekleşebilen eylemlere dönüştü.  Evet, henüz ışınlanamıyoruz ama, şimdilik. Gelecekte ne olacağını bilemiyoruz.

Ama, yakın gelecekte dünyamızı ve İnsanoğlunu iki önemli tehlike bekliyor.!  Nükleer silahlanma ve İklim değişikliği.

Dünyamızda, hükümetlerin ve yaptırım gücü olan kurumların, ‘’Nükleer Silahları’’ işlevsiz hale getirmek için çalışmalar yapmaları şarttır. İkinci tehdit ise ‘’çevresel sorunların oluşturduğu’’  iklim değişiklikleri. Yine yetkililerin bu olumsuz değişiklikleri önleyici tedbirleri almaları zorunludur.  Aksi halde Dünya’mızı büyük tehlikeler bekliyor.

Mart – 2018 yılında kaybettiğimiz, ünlü fizikçi, Astronom ve Evrenbilimci Stephen HAWKING’in, Evren ve İnsanoğlunun geleceğine yönelik verdiği son mesajlarında belirlediği öngörüler bu yönde.

‘’İklim değişikliği eğer önlenemez ise Dünyamız, çok değil 1000 yıl içerisinde ‘’Venüs’e dönecektir.’’ Bu süre 6-7 milyar yaşındaki bir gezegen için çok kısa bir zamandır.  250 santigrat derece sıcaklık ve sülfürük asit yağmurları başlayacaktır. Bir nükleer savaş yada ‘’Nükleer kaza’’ neticesinde yaşanacak çevre felaketi dünyamızı yaşanılmaz hale getirecektir.

İşte bu noktada İnsanoğlunun, neslini sürdürmek için kesinlikle başka bir Güneş sistemi bulması lazım. Çünkü bir gün mutlaka dünyamızı terk etmek zorunda kalacaktır.

Bu zorunluluk, iklim değişiklikleri veya nükleer savaşlar dışındaki etkenlerden de kaynaklanabilir.  Örneğin, bir astroidin  dünyamıza çarmasını en son 60 milyon yıl önce yaşadık. Bu çarpışma sonucunda ‘’dinazor neslinin sonlandığı’’ konusunda çok önemli bilimsel bulgular var. Benzer bir çarpma, mutlaka tekrarlanacaktır.  Fizik ve olasılık yasaları bunu açıkça gösteriyor.’’

Fizik Profesörü ve Evrenbilimci Hawking, bu öngörüleri sıralarken, dünyayı yönetmeye çalışanlar nelerle mi uğraşıyor.! Kimileri ‘’Büyük Ortadoğu Projesi, kimileri Büyük İsrail projesi, kimileri ise büyük İslam imparatorluğu projelerini’’ realize etmekle meşguller…

Matematik – fizik ve Evrenbilimi onlar için son derece gereksiz uygulamalar. Onlar sadece kadere inanıyorlar çünkü.  Sadece Allah’ın dediği olur. Akıl ve bilim Tanrı’nın insanoğluna verdiği lüks ve fantezi organlardır. Çünkü aklı olan algılar ve sorgular. Sorgulayan bir insan gereksizdir.  Zira onlar cahil ve eğitimsiz insanların ferasetine inanırlar…

Evet, işte 18 yıllık süreçte toplumun ayrışmasının, hatta bölünmesini asıl nedenleri bunlar..!

Emin BALTAŞ – (29.Şubat.2020)

 

8 Ocak 2020 Çarşamba

Yeni bir Hitler-Mussolini mi geliyor.


YENİ BİR HİTLER Mİ DOĞUYOR.

Globalizm, emperyalizmin bir üst aşamasıdır. Sömürü ve soygun düzenini milliyetçi bir anlayışla sadece kendi ülke kapitalistlerinin değil de, tüm Dünya kapitalistlerinin ortak bir şekilde uygulamasıdır. Örneği mi; Ortadoğu ve Afrika petrolleri ve gaz işletmelerinin, ABD, İngiliz, Hollanda’lı şirketlerin ortak işletmesi. Avrupalı futbol kulüplerinin, sanayi işletmelerinin Rus ve Çin’li işadamları tarafından satın alınması, vs.

Özellikle, 21.nci yüzyılla birlikte geliştirilen, Büyük Ortadoğu Projesiyle de (B.O.P) açıkça uygulanmaya başlanan bu sistemin dünyamızı yeni bir kargaşa ve kavga ortamına sürükleyeceği zaten biliniyordu. Her ne kadar patronlar bölüşüm ve paylaşımda anlaşmasını bilseler de, ülke yöneticilerinin iç siyasi gerekçelerini de göz önünde bulundurarak farklı ve ‘’kontra’’ davranışlarda bulunabileceğini görüyoruz.

Amerika’daki ‘’Cumhuriyet’ci ve Demokrat’’ çekişmesi de biraz bundan kaynaklanıyor.  Uzun süre ‘’Demokrat’’ bir Başkan ile yönetilen Amerikan ‘’Şahinleri’’, dünya hegamonyasını kaybetmek üzere olduklarını gördüler. Zira, 2000’li yıllarla birlikte ‘’en büyükler’’ sıralamasında özellikle ÇİN şirketleri üst sıralarda yer almaya başladılar. Hatta bazı sektörlerde Hint ve Rus şirketleri bile kendilerini geçmeye başladılar.

İşte bu sıkıntı ve kaygıları sonucu, küçük bir farkla da olsa, bir Cumhuriyetçi Başkan seçtirdiler. Hem de tam bir komprador burjuva mensubu. Tam bir kavgacı ‘’Amerikan Şahini.’’  Amerika’nın süper güç imajını kaybetmeye başlamasından en çok rahatsız olan bir İşadamını, Başkan seçtiler. 

Ama, işadamlığında bir ‘’dahi’’ olan adam, bir ‘’deli’’ çıktı. Zaten öyle değilmidir; ‘’Deli ile dahi arasında bir zar vardır’’ derler. Donald Trump da işte böyle biri. Her şeyin en iyisini ve en doğruyu kendisinin bildiğini zannediyor.  Siyasi ve etik kuralları kendisine göre belirliyor. Şahsı ve ülkesi dışında hiç kimsenin ne olacağı umurunda değil. (Sanki bu tanımlama bana birini daha hatırlatıyor gibi.)

Amerikan kapitalizminin, daha önce lider olduğu bir çok sektörde ve sanayi yarışında artık gerilerde olduğunu ve özellikle ‘’Uzakdoğu-Çin’’ piyasalarıyla rekabet edemeyeceğini anlayan Trump, işi kavgaya döktü. Savaş ve silah sektörü hala daha ABD’nin en önemli kozu. Bu kozunu ne kadar çok kullanabilirse, ‘’hükümranlığını’’ o kadar uzatabilecek.  Ama, kaçınılmaz son bir gün mutlaka gelecek. Bu gün ABD’ li araştırma kurumları bile rapor ediyor. 2030’lu yıllarda Dünyanın en büyük ekonomik ve siyasal gücü Amerika olmayacak.

İşte bu yüzden Trump, İran ve Ortadoğu üzerinde savaş ateşini kurcalıyor. Dünyada ne kadar çok savaş olursa ve insan ölürse, ABD ve Donald Trump’un koltuğu o kadar garantide olacak.  Ötesi, Amerikalı Cumhuriyetciler için çok önemli değil.  Tabii, bu noktada sağ duyulu demokrat Amerikalılara da bir görev düşüyor. ‘’Bu deliyi dizginlemek.’’ Bu görevi yaparlar mı, bilemiyorum..

1.nci Dünya savaşı, Saraybosna’yı ziyaret eden Avusturya-Macaristan Veliahd Prensinin bir suikast sonucu öldürülmesiyle başladı.

55 milyon insanın öldüğü 2.nci Dünya savaşı, bir dahi-deli karışımı Faşist Hitler’in Polonya’yı işgaliyle başladı. Ve koskoca bir Alman İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürdü. Alman Ulusu, 50 yıldan fazla bölünmüş ve esir yaşadılar.

Hitler-Mussolini karışımı bir Başkan profili görünen Donald Tramp’ın da çok güven vermediğini bütün dünya gördü. Eğer Amerikan halkı ve sağduyulu yerel önderler engelleyemez ise, her şey olabilir…

Tabii, İnşallah daha kötü şeyler yaşanmaz.

 (08.01.2020 – E.Baltaş.)

16 Aralık 2019 Pazartesi

Atinalı mimar Daedalus, (Taylıeli köyümüzideki Butik Otelin ismidir.)işlediği bir suç nedeniyle sürgün edildiği Girit’te Kral Minos tarafından, insan yiyerek beslenen yarı boğa yarı insan biçimindeki, Minotaurus adlı oğlunu hapsetmek için bir labirent inşasıyla görevlendirilir.
Daedalus içinden çıkılması mümkün olmayan bir labirent inşa eder ve Minotaurus yakalanarak oraya hapsedilir. Canavar için sürekli 7 kadın 7 erkek kurban olarak labirente atılmaktadır. İnsanlar buna başkaldırsa da krala bir şey yapamazlar. Günün birinde Thesseus, kurban adayı olarak canavarla savaşıp onu öldürmek amacıyla Girit’e gider. İşi bitince içeriden çıkabilmek için Daedalus’a bunu nasıl yapacağını sorar. Daedalus, ona bir ip yumağının ucunu labirentin girişinde bir yere bağlayarak ilerlemesini ve dönüşte de ipi izlemesini söyler. Thesseus labirente girer, canavarı bulur, onu öldürür, sonra da ipi izleyerek labirentten çıkar. Thesseus, kral Minos’un kızı Ariadne’ye aşıktır. Babası izin vermediği için onu Girit’ten kaçırır. Buna çok kızan Minos, labirentin sırrını Thesseus’a veren Daedalus’u cezalandırmak için onu yapımda kendisine yardım eden oğlu İKARUS (Ünlü Macar Otobüs ve kamyon markası) ile birlikte labirente hapseder. Daedalus’un yaptığı labirent öyle karmaşıktır ki kendisi bile çıkış yolunu bulamaz. Üstü açık olan labirentin üzerinden uçan kuşların dökülen tüylerini toplar, sonra bu tüyleri balmumuyla yapıştırarak kanatlar yapar. İkarus’la birlikte bu kanatları kollarına bağlarlar ve uçmak için hazırlanırlar.
Daedalus, İkarus’a, çok alçaktan uçmamasını çünkü öyle yaparsa denizin neminin kanatları ağırlaştıracağını ve dolayısıyla uçmayı engelleyeceğini, çok yüksekten de uçmamasını çünkü o zaman da güneş ışınlarının tüyleri tutan balmumunu eriteceğini anlatır. Birlikte uçarak labirentten çıkarlar ve yükselmeye başlarlar. Girit halkı şaşkınlık ve sevinçle onları izler. İkarus, uçmanın verdiği keyifle babasının sözlerini unutur ve yükselmeye devam eder. Yükseldikçe, her şeye tepeden bakmaya ve kendisini üstün görmeye başlar, güneşe yaklaştıkça, balmumunun eridiğini, kanatların kopmaya başladığını fark edemez. Sonunda kanatlar kopar ve İkarus Ege Denizi’ne düşerek boğulur.
Amerikalı yazar Peter Beinart, Yunan mitolojisinin hazin öykülerinden birisi olan bu öyküden hareketle İKARUS SENDROMU adını taşıyan kitabında[ii] aynı adla anılan bir yönetim ilkesi geliştirmiştir.
''İşlerin iyi gittiğine aldanıp ‘bize bir şey olmaz’ düşüncesine kapılarak denetimi gevşetmek akıllıca bir yaklaşım değildir. Yönetim her zaman dengeli olmalıdır. İnsan, bazen kendisini her şeyden üstün, her şeye hâkim gibi görebilir. İşte o zaman denetim mekanizmaları devreye girmeli ve onu uyarmalıdır. Aksi takdirde işler iyi giderken pek sorun yaratmazmış gibi görünen bu kendini üstün görmeye dayalı ‘bize bir şey olmaz’ yaklaşımı, işler kötüye gitmeye yönelince sorunlar yaratmaya başlar.
Kibir, kendini beğenmişlik, yıkılmazlık sanısına kapılmak bir yönetimin içine düşebileceği en büyük hatadır. Beinart, kitabında Amerikan yönetiminin tarihsel olarak bu zaafların içinde olduğunu anlatıyor. İkarus Sendromu, yalnızca devlet yönetimleri için değil şirket yönetimleri için de tedavi edilmesi gereken önemli bir hastalığı ortaya koyuyor.''
Bir İtalyan Atasözü der ki: “Ata kibirli binen, eve yürüyerek döner.18 yıl önce yola beraber çıktığı tüm yoldaşlarını ihanet ve yolsuzlukla suçlayanlar binecek At da bulamayacaklardır. (E.BALTAŞ)

9 Kasım 2019 Cumartesi

Diktatör özentilerine duyurulur.


BU DÜNYA SANA DA KALMAZ.

İnsanoğlunun, son 2000 yılda oluşturduğu yada ‘’tanımladığı’’ Evren tanımı, son 50 yılda değişti. Buna bağlı olarak  Dinler ve Tanrı anlayışı da değişti. Çok basit bir örnek verecek olursak bu gün, Hıristiyan Katolik Kilisesi ‘’Dünyanın döndüğünü’’ artık kabul ediyor. Zamanında bu iddiayı ortaya atanları Engizisyon mahkemelerinde idam edenler, gerçeği nihayet gördüler. (Ama İslamiyet’te böyle bir şey olamaz, zira sorgulama YASAKTIR.)

Yunanlı Bilgin Aristoteles’in Ay tutulmasının, Dünyanın Güneş ile  Ay arasına girmesinden kaynaklandığını fark etmesinden,  (M.Ö.-340 Yılı) Polonyalı Rahip ‘’Kopernic’in’’ ; Güneş yerinde sabit, Dünya- Ay ve gezegenler onun etrafında dönüyor (M.S.-1514) iddialarının tamamı eskidi.

Özellikle Newton’un ‘’kütle çekim yasasını’’ ispatından sonra, Fizik-Kimya ve astroloji çok hızlı gelişti.  Edwin HUBBLE  denilen bir bilim insanının, 1929 yılında oluşturduğu bir Teleskop ile yaptığı gözlemler, o zamana kadarki bütün bilgileri eskitti. Bilim adeta güncellendi. İçinde bulunduğumuz ‘’Samanyolu Galaksisinin’’ evrenin küçük bir parçası olduğunu, bunun gibi evrende ‘’Milyarlarca’’ galaksi bulunduğunu gözlemledi-keşfetti.

Devamında, Newton’un Mutlak uzayın olmadığını, Evrenin ‘’Büyük Patlamayla’’ oluştuğunu, Uzay ve zamanda ‘’yanılsama’’ olabileceğini ifade etmesi geldi.  Einstein’ın ‘’E = MC2, yani: Enerji = Kütle ve Işığın karesi’’ formülü,  Evrende hiçbir şeyin Işıktan hızlı hareket edemeyeceğinin ispatı, bütün bu buluşları destekledi.

Başlangıçta bütün bilim insanlarının, ‘’Uzay ve zamanın’’ sonsuza kadar devam edeceğine inanılıyordu. Bu düşünce son 50 yılda değişti. Başlaması olan her şeyin olduğu gibi, ‘’değişen ve genişleyen bir evrenin de, sonlanan bir noktaya gelebileceği anlayışı oluştu. Roger PENROSE, EİNSTEİN, Stephan HAWKİNG gibi bilim insanlarının da aralarında bulunduğu önemli beyinler, örtülü olarak da olsa, bunu savundular.

Bu noktaya gelinmesinde, ‘’Kuantum Fiziği’’ denilen bilimin, yani içe dönük sonsuzluğun son yıllarda ulaştığı gelişmelerin etkisi olduğu kanısı hakim oldu.  Madde ve Işık kavramlarında, sadece ‘’Din ve Tanrı’’ ile izah edilebilinen bir çok noktayı aydınlattı Kuantum fiziği…

Bütün bunları niye sıraladım diyecek olursanız!  Televizyonda, bir haber dikkatimi çekti. İspanya’ yı 40 yıl Faşizimle yöneten diktatör General Franko’nun mezarının yeri değiştiriliyormuş. Mevcut yerinden alınıp, sıradan ve bilinmeyen bir yere taşınacakmış. Anı ve anıt yapılanmaları da iptal edilecekmiş. Daha kötü neler olacağı bilinmiyor. Açıklanabilenler bunlar…  Yaaa, gördünüzmü.!

Ne demiş benim garip Anadolu köylüm; ‘’Koroslanma Padişahım, senden büyük Allah var.’’

96 yıllık Cumhuriyetimizin bütün kazanım ve birikimlerini talan edenlere, ‘’Kayıtsız şartsız Halka teslim edilen’’ yönetimi ve iradeyi tek elinde toplamaya çalışanlara duyurulur..!

Anlayana tabii..!

Emin BALTAŞ. (09.10.2019)