Atinalı mimar Daedalus, (Taylıeli köyümüzideki Butik Otelin ismidir.)işlediği bir suç nedeniyle sürgün edildiği Girit’te Kral Minos tarafından, insan yiyerek beslenen yarı boğa yarı insan biçimindeki, Minotaurus adlı oğlunu hapsetmek için bir labirent inşasıyla görevlendirilir.
Daedalus içinden çıkılması mümkün olmayan bir labirent inşa eder ve Minotaurus yakalanarak oraya hapsedilir. Canavar için sürekli 7 kadın 7 erkek kurban olarak labirente atılmaktadır. İnsanlar buna başkaldırsa da krala bir şey yapamazlar. Günün birinde Thesseus, kurban adayı olarak canavarla savaşıp onu öldürmek amacıyla Girit’e gider. İşi bitince içeriden çıkabilmek için Daedalus’a bunu nasıl yapacağını sorar. Daedalus, ona bir ip yumağının ucunu labirentin girişinde bir yere bağlayarak ilerlemesini ve dönüşte de ipi izlemesini söyler. Thesseus labirente girer, canavarı bulur, onu öldürür, sonra da ipi izleyerek labirentten çıkar. Thesseus, kral Minos’un kızı Ariadne’ye aşıktır. Babası izin vermediği için onu Girit’ten kaçırır. Buna çok kızan Minos, labirentin sırrını Thesseus’a veren Daedalus’u cezalandırmak için onu yapımda kendisine yardım eden oğlu İKARUS (Ünlü Macar Otobüs ve kamyon markası) ile birlikte labirente hapseder. Daedalus’un yaptığı labirent öyle karmaşıktır ki kendisi bile çıkış yolunu bulamaz. Üstü açık olan labirentin üzerinden uçan kuşların dökülen tüylerini toplar, sonra bu tüyleri balmumuyla yapıştırarak kanatlar yapar. İkarus’la birlikte bu kanatları kollarına bağlarlar ve uçmak için hazırlanırlar.
Daedalus, İkarus’a, çok alçaktan uçmamasını çünkü öyle yaparsa denizin neminin kanatları ağırlaştıracağını ve dolayısıyla uçmayı engelleyeceğini, çok yüksekten de uçmamasını çünkü o zaman da güneş ışınlarının tüyleri tutan balmumunu eriteceğini anlatır. Birlikte uçarak labirentten çıkarlar ve yükselmeye başlarlar. Girit halkı şaşkınlık ve sevinçle onları izler. İkarus, uçmanın verdiği keyifle babasının sözlerini unutur ve yükselmeye devam eder. Yükseldikçe, her şeye tepeden bakmaya ve kendisini üstün görmeye başlar, güneşe yaklaştıkça, balmumunun eridiğini, kanatların kopmaya başladığını fark edemez. Sonunda kanatlar kopar ve İkarus Ege Denizi’ne düşerek boğulur.
Amerikalı yazar Peter Beinart, Yunan mitolojisinin hazin öykülerinden birisi olan bu öyküden hareketle İKARUS SENDROMU adını taşıyan kitabında[ii] aynı adla anılan bir yönetim ilkesi geliştirmiştir.
''İşlerin iyi gittiğine aldanıp ‘bize bir şey olmaz’ düşüncesine kapılarak denetimi gevşetmek akıllıca bir yaklaşım değildir. Yönetim her zaman dengeli olmalıdır. İnsan, bazen kendisini her şeyden üstün, her şeye hâkim gibi görebilir. İşte o zaman denetim mekanizmaları devreye girmeli ve onu uyarmalıdır. Aksi takdirde işler iyi giderken pek sorun yaratmazmış gibi görünen bu kendini üstün görmeye dayalı ‘bize bir şey olmaz’ yaklaşımı, işler kötüye gitmeye yönelince sorunlar yaratmaya başlar.
Kibir, kendini beğenmişlik, yıkılmazlık sanısına kapılmak bir yönetimin içine düşebileceği en büyük hatadır. Beinart, kitabında Amerikan yönetiminin tarihsel olarak bu zaafların içinde olduğunu anlatıyor. İkarus Sendromu, yalnızca devlet yönetimleri için değil şirket yönetimleri için de tedavi edilmesi gereken önemli bir hastalığı ortaya koyuyor.''
Bir İtalyan Atasözü der ki: “Ata kibirli binen, eve yürüyerek döner.18 yıl önce yola beraber çıktığı tüm yoldaşlarını ihanet ve yolsuzlukla suçlayanlar binecek At da bulamayacaklardır. (E.BALTAŞ)
16 Aralık 2019 Pazartesi
9 Kasım 2019 Cumartesi
Diktatör özentilerine duyurulur.
BU DÜNYA
SANA DA KALMAZ.
İnsanoğlunun, son 2000 yılda oluşturduğu yada ‘’tanımladığı’’ Evren tanımı, son 50
yılda değişti. Buna bağlı olarak Dinler
ve Tanrı anlayışı da değişti. Çok basit bir örnek verecek olursak bu gün, Hıristiyan
Katolik Kilisesi ‘’Dünyanın döndüğünü’’
artık kabul ediyor. Zamanında bu iddiayı ortaya atanları Engizisyon
mahkemelerinde idam edenler, gerçeği nihayet gördüler. (Ama İslamiyet’te böyle
bir şey olamaz, zira sorgulama YASAKTIR.)
Yunanlı Bilgin Aristoteles’in
Ay tutulmasının, Dünyanın Güneş ile Ay
arasına girmesinden kaynaklandığını fark etmesinden, (M.Ö.-340 Yılı) Polonyalı Rahip ‘’Kopernic’in’’ ; Güneş yerinde sabit,
Dünya- Ay ve gezegenler onun etrafında dönüyor (M.S.-1514) iddialarının tamamı
eskidi.
Özellikle Newton’un ‘’kütle çekim yasasını’’ ispatından
sonra, Fizik-Kimya ve astroloji çok hızlı gelişti. Edwin
HUBBLE denilen bir bilim insanının,
1929 yılında oluşturduğu bir Teleskop ile yaptığı gözlemler, o zamana kadarki
bütün bilgileri eskitti. Bilim adeta güncellendi. İçinde bulunduğumuz ‘’Samanyolu Galaksisinin’’ evrenin
küçük bir parçası olduğunu, bunun gibi evrende ‘’Milyarlarca’’ galaksi
bulunduğunu gözlemledi-keşfetti.
Devamında, Newton’un Mutlak uzayın olmadığını, Evrenin ‘’Büyük Patlamayla’’ oluştuğunu, Uzay
ve zamanda ‘’yanılsama’’ olabileceğini ifade etmesi geldi. Einstein’ın ‘’E = MC2, yani: Enerji = Kütle
ve Işığın karesi’’ formülü, Evrende hiçbir
şeyin Işıktan hızlı hareket edemeyeceğinin ispatı, bütün bu buluşları
destekledi.
Başlangıçta bütün bilim insanlarının, ‘’Uzay ve zamanın’’ sonsuza kadar devam edeceğine inanılıyordu. Bu
düşünce son 50 yılda değişti. Başlaması olan her şeyin olduğu gibi, ‘’değişen
ve genişleyen bir evrenin de, sonlanan bir noktaya gelebileceği anlayışı
oluştu. Roger PENROSE, EİNSTEİN, Stephan
HAWKİNG gibi bilim insanlarının da aralarında bulunduğu önemli beyinler,
örtülü olarak da olsa, bunu savundular.
Bu noktaya gelinmesinde, ‘’Kuantum Fiziği’’ denilen bilimin, yani içe dönük sonsuzluğun son
yıllarda ulaştığı gelişmelerin etkisi olduğu kanısı hakim oldu. Madde ve Işık kavramlarında, sadece ‘’Din ve
Tanrı’’ ile izah edilebilinen bir çok noktayı aydınlattı Kuantum fiziği…
Bütün bunları niye sıraladım diyecek olursanız! Televizyonda, bir haber dikkatimi çekti.
İspanya’ yı 40 yıl Faşizimle yöneten
diktatör General Franko’nun
mezarının yeri değiştiriliyormuş. Mevcut yerinden alınıp, sıradan ve bilinmeyen
bir yere taşınacakmış. Anı ve anıt yapılanmaları da iptal edilecekmiş. Daha
kötü neler olacağı bilinmiyor. Açıklanabilenler bunlar… Yaaa, gördünüzmü.!
Ne demiş benim garip Anadolu köylüm; ‘’Koroslanma Padişahım,
senden büyük Allah var.’’
96 yıllık Cumhuriyetimizin bütün kazanım ve birikimlerini
talan edenlere, ‘’Kayıtsız şartsız Halka
teslim edilen’’ yönetimi ve iradeyi tek elinde toplamaya çalışanlara
duyurulur..!
Anlayana tabii..!
Emin
BALTAŞ. (09.10.2019)
14 Ekim 2019 Pazartesi
ATALIK
TOHUM VE YERLİ TARIM PANELİ.
TÜM-KÖY-SEN
Koordinatörlüğünde Burhaniye’mizde, ‘’Yerli tohum, Yerli ve organik Tarım’’
temalı bir toplantı gerçekleştirildi. 13.Ekim.2019,
Pazar günü Burhaniye Belediyesinin ‘’Reha Yurdakul’’ toplantı salonunda realize
edilen Panele ben de katıldım.
Öncelikle belirtmeliyim ki, katılımcı sayısı beklentilerimin
altındaydı. Katılan kişiler ise pek yanıltmadı. Çoğunluğu Burhaniye’mize emekli
olduktan sonra yerleşmiş, tarım ve çiftçilikle hiç uğraşmamış, konuya ‘’Çevre ve Ekolojik değerlere’’ sahip
çıkmak için ilgi duyan kişilerdi. İşin aslına bakacak olursak, hangi nedenlerle
olursa olsun, bir tatil günü sabahın saat 11-12 sinde gelip ‘’izleyici bile
olması bir fedakarlık sayılmalı. Bu
türden bile olsa, keşke daha çok kişi katılabilseydi. Yaklaşık 100-120 kişilik
bir kitle vardı salonda.
Panel, Moderatör Nafi
Maraş’ın kısa bir açış konuşması ve diğer Panelistlerin , Özer AKDEMİR (Evrensel Gzt.yazarı-
Çevreci), Murat KAPIKIRAN (Ziraat
Müh.Oda.-İst. Şb.Yönt.Kur.Üyesi), Sedat
BAŞKAVAK (Tüm-Köy-Sen. Eğt.Sekreteri) oturuma çağrılmasıyla başladı.
İlk konuşmacı Özer
Akdemir, genel anlamda yerli ve organik tarımın önündeki engelleri bir ‘’çevreci’’
bakışıyla değerlendirdi. Kısaca;
‘’Bölgenin en yakıcı sorununun, ‘’Altın ve Maden işletmeciliği’’ olduğunu, Kaz dağlarındaki
işletmeciliğin 10-15 yıllık bir süreci olduğunu, bölgedeki çevreci mücadelenin
2002’ lerde başladığını, son dönemde Kaz dağlarında yeni alanlar için 200 bin ağaç kesildiğini’’ belirtti.
‘’Siyanürle’’
yapılan altın madeni işletmeciliğinde, ayrıştırılan toprağın ‘’6 yıl sonra’’ ölü toprak haline
geldiğini, içerisindeki bütün organizma ve bakterilerin bir daha yaşama
kazandırılamadığını, Siyanür
havuzlarından yer altı kaynaklarına mutlaka kaçak zehir aktığını, akmasa bile ‘’buharlaşma’’ yoluyla bölgeye zehir
saçıldığını, ‘’Jeomembran’’ örtünün sızıntıyı % 100 ENGELLEMEDİĞİNİ, zaten üretici firmanın da bu örtüye sadece 20 yıl garanti verdiğini’’ belirtti.
‘’Kaz dağlarında açılan son Altın madeninin bölgeye 40 km. mesafede olduğunu,
dolayısıyla dağlara zarar vermeyeceğini söylüyorlar. Bu bir aldatmacadır. Çünkü
Kazdağları bir silsiledir ve sınırı yoktur. Bütün bölge, ekosistem olarak
birbirine bağımlıdır. Bozulma başladı mı, bütün sistemi olumsuz etkiliyor.
Tekrar dikilen ağaç sorunu çözmüyor. O ekosistem yeniden oluşmuyor. Dünyadaki
60-70 yıllık örnekleri bizlere bunu gösteriyor’’ dedi. 12.Ekim’de, Bölgede düzenlenecek büyük
gösteri ve yerel mücadelenin ‘’Suriye’de
yaşanan’’ sınır ötesi operasyon
nedeniyle iptal edilmesi de YANLIŞTIR.
Düzenleme komitesindekilerin, halkımıza danışmadan aldıkları bu karar hatalıdır
dedi.
‘’Madra’da, Balıkesir-Manisa
ve İzmir sınırları içerisinde 6.600
hektar alan talan edildi. Maden
ruhsatları ve işletmeciliği hakkında ‘’Şirketler’’, Avrupa’daki çevreci kurumlara farklı, Türk
Bakanlıklarına farklı ve yanıltıcı bilgiler veriyorlar. ÇED raporu alınan madenlerin tamamı ‘’su
havzaları’’ üzerindedir. Çünkü, su olmadan madencilik yapılamıyor. Balıkesir-Balya ilçesinde, yaklaşık 100 yıl öncesinde yapılan madencilik
faaliyetlerinden kaynaklanan çevre sorunları hala devam etmektedir. 80 yıl önce 30 bin civarında olan ilçe
nüfusu, bu gün ilçe merkezinde 1.700 lere inmiş durumda. Bölgenin eko sitemi yok edildiği için halk şehri terk etmiş
durumdadır. Bu bölgede, Balya-Orhanlar köyünde şimdi yeniden ‘’altın madeni’’
açılmaya çalışılıyor’’ dedi.
Kütahya-Gediz’de açılacak ‘’Nikel’’ madeninde toplamda 15
ila 18 milyon ton sülfürik asit kullanılacak. İzmir’in en önemli su havzası
‘’Efem çukurunda’’ maden işletmeciliği devam ediyor. Murat dağında altın madeni
çalıştırılıyor. Aydın ilimizde,
Jeotermal sistemler çalıştırılıyor. Ama, halkımızın direniş ve mücadelesi de
hızla yükseliyor. Çevre katliamı, ancak halkın toplu eylemleriyle
durdurulabilir. Özellikle kadınlarımızın verdiği mücadele çok etkin oluyor.
Birlik ve dayanışmanın olduğu örgütlü mücadele çok önemli. 26.Ekim’de ‘’İklim Krizi’’ mitingimiz var. Herkezi, ‘’Ekoloji
Birliğinin’’ düzenlediği bu mitinge çağırıyorum dedi.
Diğer panelist Murat
KAPIKIRAN da; ‘’Çevrecilik,
günümüzde ekoloji mücadelesine dönüştü. Çevrecilik,
‘’insan odaklı, Ekoloji ise doğa ve tabiat odaklı’’ sistem ve yöntemlerdir.
Maden, tabii ki bir değerdir. Altın da, demir de gereklidir ve çıkarılmalıdır.
Ama bu işler ekolojik değerler korunarak yapılmalı. Meseleye sadece ‘’ekonomik’’
bakılmalı. Öncelik, ekolojik değerler olmalı. Kazdağları, 2 milyon-580 bin M2
dir. Şu an 66 adet ruhsatlı
maden mevcuttur. Madencilikte Milli bir
anlayış mevcut değildir. Altın madenlerinde çıkarılan altının, yapılan
sözleşmeler gereği sadece % 2 si
ülkemize bırakılmaktadır. Bu yöntem bir talan ve soygun sistemidir’’ dedi.
Dünya’nın Emperyal güçleri, yoksul ve geri bırakılmış
ülkeleri ‘’açlıkla’’ ıslah etmeye çalışıyorlar. Geleceğin savaşları, gıda ve su
savaşları olacaktır. Bunu bilen sömürgeci ülkeler, ulusların kendi-kendilerine
yeterli tarım ve gıda üretim çalışmalarını engellemeye çalışıyorlar. Osmanlının son döneminde, ‘’Balta Limanı’’ anlaşmasıyla İngiliz
ve Belçikalı sömürgeciler, ‘’Ahilik teşkilatının’’ yasaklanmasını istemişlerdir.
Amaç, bir Ulusun yerel dinamikleriyle kendi-kendine yeterliliğini
engellemektir. Küçük ve orta ölçekli üretici, esnaf ve zanaatkarın yok edilmeye
çalışılmasıdır. Bu sistemin en önemli
bir yöntemi de ‘’kooperatifleşmedir.’’
Dünya’nın ilk kooperatifi, İngiltere’de
1844 yılında kurulan bir ‘’tüketim’’ kooperatifidir. Ülkemizde ilk organize
kooperatif, 1914 yılında Aydın
ilimizde, İncir üreticileri tarafından kurulmuştur. Sömürgeci sisteme karşı
korunma yöntemidir kooperatifçilik. Ama günümüzde, ‘’Globalizm’’ denilen
Liberal sistem bu yöntemi bir düşman olarak göstermektedir. Cumhuriyetimizin
kuruluş ve inşaa dönemlerinde çok iyi uygulanan bu birlik ve dayanışma sistemi,
‘’Bayar-Menderes iktidarı’’
döneminde tasfiye edilmeye başladı. Kooperatifciliği yasakladılar. Liberalizm,
1973 sonrası hakimiyet kurunca, Kamu kaynakları ve kooperatifler özel
şirketlere devredildi. Bizde ise, ‘’24.Ocak Kararlarıyla’’ tasfiye başladı. ‘’Özelleştirmeler’’ adı altında kooperatiflere
destekler kesildi. Özellikle üretim kooperatiflerinde destek ve muafiyetler
geri çekildi. Bu uygulama, küçük çiftçi-esnaf
ve üreticiliği yok etti. Doğrudan gelir desteği ile, üretmeden para vermeye
başladılar. Çiftçi, üretimi ve tarımı unutunca, bundan da vaz geçtiler. Bu
arada, ‘’YERLİ TOHUM VE TARIM’’ yok edildi.
2006 yılında bu süreç bitti. ‘’Havza tarımı’’ uygulamasına destekler
verildi. Bu işleri yapanlar, büyük Tarım şirketleri oldu. Bir çoğu, teşvik ve
hibeyi aldı ama tarım ve hayvancılığı yapmadı. Ürün kalmayınca da ‘’ithalat’’
başlandı. Bunun sonucu tarım ve gıda, ‘’metalaştı.’’ Yani alınır-satılır bir
metaya dönüştü. İnsani ve doğal değerler unutuldu. Tek kriter ucuz fiyat
oldu. Bundan sonra da, çok önemli
ekolojik ve ahlaki müşterek değerlerimizi kaybettik. İşin aslı, ‘’Toprak-orman ve hava’’ müşterek insani
değerlerimizdir. Sistemin bozulması, bu değerlere ‘’ticari’’ bakılmasına
neden oldu. Her şey alınır-satılır oldu.
Ama çok önemli bir gerçek tehlike, başımızın üstünde bizi bekliyor; ‘’Dünya’nın ekololojik sistemin bozulmasının ‘GERİ DÖNÜLEMEZ’ noktasına sadece 10 yıl kaldı. Bilim adamları bunu açıkça
söylüyorlar. Eko sistemin bozulması,
yaşamın ‘’olmazsa-olmazı’’ su kaynaklarının yok edilmesi demektir. Doğal
anlamda su kaynaklarının zenginliğiyle anılan ‘’Anadolu toprakları’’ daha
şimdiden fakirleşmiştir. Yıllık 1.100
litre su kullanımıyla su fakiriyiz şu anda.
Bu ölçeğin Dünya ortalaması 2.500 litre civarındadır.
Gıda tüketimini karşılamak için baş vurulan ‘’ithalat’’
yönteminde ciddi bir kontrol sistemi yok. Arz talebe göre gümrükler zama-zaman ‘’sıfırlanıyor.
Sıfır gümrükle getirilen bir ürünün karşısında yerli üretici rekabet edemiyor.
Pahalı girdi üretimi olumsuz etkiliyor. ABD’ de, tarım ürünlerinde % 40
oranında Devlet desteği mevcut. Bizde doğrudan destek kaldırıldığı gibi,
Dünyanın en pahalı mazot-gübre vs. ile rekabet yapamaya zorlanıyoruz. Dünyanın en çok destek veren ülkeleri, ABD,
Fransa ve Hollanda, em çok tarım ürünü satan ülkelerdir. Bu dünyanın en güçlü tarım devleriyle
mücadele etmenin yolu ‘’Kooperatifleşmek’’
ve örgütlü tarımdır. Kurulacak
üretim kooperatifleriyle, kırsaldan-şehirlere, üretimden-tüketime ‘’doğrudan’’
ürün ulaştırmak zorundayız. Günümüzde, ABD’ de, elektirik üretiminin % 20 ‘sini
yerel kooperatifler gerçekleştirmektedir. Dünya kooperatifler birliği, 2030
yılında 4 milyon kooperatif hedeflemektedir. Ayni yıllarda Dünya G.S.M.H.’ nın
% 20 sini koopetifler karşılayacaktır. Ülkemizde, çok uluslu gıda ve üretici
Şirketleriyle yapılan ‘’ayrıcalıklı’’ sözleşme ve anlaşmalar, Kooperatifçiliği
baltalamakta ve engellemektedir. Amacını aşan uygulamalarla ‘’ticarileştirilen’’
Konut Kooperatifçiliği üzerinden sektör ‘’Tü-kaka’’ yapılmaktadır. Aslında, ‘’üretim kooperatifçiliği’’
özellikle tarımın geleceğidir. Dünyanın en ‘’rantbıl’’ işletmeciliğidir.
Siyasiler, 2006 yılında çıkardıkları ‘’Tohumculuk Yasasıyla’’ yerli tohum-yerli
tarımı yok ettiler. Ancak Kooperatifleşme ile yerli tohumu ve tarımı tekrar
kazanabiliriz dedi.
Son konuşması Sedat
BAŞKAYNAK ise, daha genel konuları işledi. ‘’Dünyada aslında yeterince her
şey yetiştiriliyor. Sorun üretimde
değil, BÖLÜŞÜMDE. Asıl adaletsizlik adil olmayan paylaşımda yaşanıyor. 30 yıl
sonra Dünya nüfusu 9 milyar olacak ve Dünyanın yarısı ‘’açlık’’ çekecek. İşte
Tarımın asıl önemi o zaman anlaşılacak. Gelecekte savaşlar gıda ve su
ihtiyaçları için yapılacak. Uluslararası
Tarım örgütleri, ülkemizde yapılan Tarım desteklerinin azaltılması için
Yöneticilerimize çok baskı yaptılar. Stand-by anlaşmalarıyla elimizi bağladılar. ÖZERKLEŞTİRME adı altında
kooperatiflerimizi şirketleştirdiler. AB
ve ABD, kendi ellerindeki ‘’tüketemedikleri’’ fazla tarımsal ürünlerini satmak
için, bizim üretim yapmamızı engellediler. Önceleri, bizim maliyetimizin
altında fiyat verdiler. Biz üretimi durdurunca da, onların şartlarında almaya
mecbur bırakıldık. Bizde bu işleri yapan
kurum ve bölgesel kooperatifler yalnız bırakıldı. Destekleri kesildi. Zarar
ediyor gerekçesiyle kapatıldı veya satıldı.
Hatta bir çoğu kar ettiği halde, yandaş şirketlere satıldı. Tarımda, tanıtım ve planlama kurumları
kapatıldı. Destek, işi bilen çiftçiye değil, büyük özel sektör şirketlerine
verildi. Tohumculuk yasası değiştirildi. Mera
ve Zeytincilik yasaları değiştirildi. Tarım alanları, madencilik ve inşaat
sektörlerine aktarıldı. DSİ yasası ve yönetmeliği değiştirildi. Tarımda paralı
sulama sistemine geçildi. Kendi
tohumunda ‘’tohumluk ayırmak’’ bile suç haline getirildi. Ülkemizin yerli
tohumlarının ‘’Patent’’ hakları yabancı şirketlere verildi. Dünyanın en pahalı
girdi masraflarıyla, çiftçimiz sırtından vuruldu. Çiftçi Kayıt sistemiyle,
üretmeden para alınan bir sistem uygulandı. Yeniden yapılanma denilen sistemde
tarımsal üretim, Ünülever, Ülker, Pınar
vs. gibi yerli-yabancı ortaklı büyük şirketlere bırakıldı. Teşvik ve muafiyetler
bu kurumlara uygulandı. Küçük üretici ve
Çiftçiden esirgenenler, büyük şirketlere verildi. Peki, nasıl kurtuluruz.?
Öncelikle mevcut tarım politikaları ve girdi maliyetleri değişmeden işimiz zor.
Önceliklerden biri de, aracı-tekelci
kurum ve şirketlerden kurtulmamız şart. Mevcut şartlarda kooperatifçilik bile
zor. Zira şu anda tarım ve gıda üretimi ve dağıtım-pazarlaması, Sancak
Grubu, Doğuş Holding, Tekfen, Ramsey Grup, Sarar Grup gibi büyük
şirketlerin tekelinde. Tarımda, ‘’MOMSANTO ve BAYER’’ gibi tohum ve
tarımsal ilaç üreten firmalar kazanıyor.
Devletin tarım politikasında üretim kriterleri, insani ihtiyaçlarla
uyumlu değil. Tarımı yönetenler, halkın ihtiyaç ve taleplerine göre değil, ‘’satılabilecek
ticari ürünlerin’’ üretimini teşvik ediyorlar.
Bütün bu olumsuzlukları önlemenin birinci yöntemi insani ve
örgütlü mücadeleden geçiyor. Bunun için
Sendikalaşmak şart. Kooperatifleşmek şart.
Zira siyasiler, Tarım ve gıda üretiminin önder kurumları olan Ziraat
Odalarının da sesini bir şekilde kesti. İşte TÜM-KÖY-SEN bunun için var. En
geniş üretici çiftçi ve köylünün taleplerini ve çıkarlarını korumak için
vardır. Bunun için birlikte ve örgütlü mücadele etmeliyiz diye sözlerini
tamamladı.
Panelin sonunda, soru-cevap bölümünde bir emekli
mühendisin, ‘’örgütlü tarıma’’ destek veriyormuş gibi görünüp, büyük şirketler
ve uluslararası kurumlarında ‘’mutlaka
olması’’ lazım gibilerinden yaptığı konuşma, Panelin amacıyla hiç
örtüşmedi. Burhaniye’ye emekliliğinde gelmiş yerleşmiş, ömrünü büyük Şirketlere
hizmetkarlıkla geçirmiş bu şahıs, eğer organize bir ‘’truva
atı’’ değilse, zavallı ve bunamış bir vatandaş izlenimi bıraktı.
Her şeye rağmen, Panelin gerçekleşmesinde katkısı olan bütün
sendikacı ve çevreci dostlarıma, Burhaniye’liler adına bir kez daha teşekkür
ediyorum.
Emin BALTAŞ.
(14.10.2019)
13 Ekim 2019 Pazar
Günümüz Türkçe kullanım dilinde, ‘’eşdeğer’’ olarak kullanılan EKONOMİ VE İKTİSAT tanımlarının aslında farklı köklerden türeyen, farklı şeyler içeren kelimeler olduğunu biliyormuydunuz.?
‘’İktisat’’ kelimesinin, Arapça’da ‘’tam hedefe yönelmek’’ anlamına gelen, ‘’KAST’’ kelimesinden kaynaklandığını;
Şemsettin Sami’nin ünlü Türkçe sözlüğünde ise ‘’İktisat’’ kelimesinin; ‘’ölçülü ve ılımlı davranma, harcamalarda tasarruflu olma’’ anlamına geldiğini de yeni öğrendim. Ekonomi ise, uluslarası literatürde bir ‘’bilim dalı’’ ve sistemin adı olduğunu da. Ekonomist Mahfi Eğilmez Hocama teşekkürler..!
E.Baltaş.
2002 yılında 102 milyon zeytin ağacına sahip ülkemizde 1,8 milyon ton zeytin üretimi varken, aradan geçen 17 yıllık süreçte ağaç sayısı 178 milyona ulaşmış ancak verim 1,5 milyon ton seviyelerine gerilemiştir. Tarım, doğal yaşamından ve organik yapısından uzaklaşınca gelişmiyor. Hatta daha da geriliyor. Hastalıklarla mücadele adına geliştirilen bir çok kimyasal ilaçlar, belki günü kurtarıyor ama geleceği karartıyor. O ilaçlar, sadece 'üretici firmalara'' kazandırıyor. Başka ...bir sorunda zeytini toplama yöntemleri ve zamanlamasında. Erken hasat, hem verimi düşürüyor, hemde agağcın doğal üretim sistemini bozuyor. Kısacası, zeytin tarımında müstahsil kaderiyle başbaşa bırakılmamalı. Merkezi bir planlama ve koordinasyon sitemleri oluşturulmalı. Bu işi mevcut ''TARİŞ'' yapamıyor. Üretici kooperatifi ünvanı olan bu kurum, Tüccar'ın oyuncağı olmuş durumda maalesef. Aksi halde, Antep fıstığı, fındık, mercimek vs. gibi, orijini Anadolu toprakları olan bir çok tarım ürünü gibi, Zeytini de ithal edeceğiz. Sonra da utanmadan ''paramız var, alabiliyoruz'' diye öğünecek yöneticilerimiz. (Emin Baltaş. 13.10.2019)
6 Ekim 2019 Pazar
‘’HOMO SAPİENS’’LERDEN, GÜNÜMÜZ HAİNLERİNE.
Bilim İnsanları, evrimleşmiş ama ‘’ilkel’’ ilk insan türünü ‘’Homo
sapiens-sapiens’’ adıyla tanımlıyor. İnsanoğlu niteliğine ulaşmış ama henüz
medeniyet gelişimine başlamamış bu tür, Dünya’nın her bölgesinde, değişik
tip-boy-görünüm ve özelliklerde oluşmuş.
Yine bilim insanlarının buluş ve tespitlerine göre,
günümüzden 43.000 yıl önce, Kuzey
Afrika’dan Avrupa’ya geçen bir insan türü olan ‘’Cro-Magnon’larmış.’’
Günümüz Çek Cumhuriyeti (Çekya)
bölgesinde yaşayan ‘’BRÜNN’’ tipi
olarak bilinen bir türle birleşip ‘’melezleşmiş.’’
Bu birleşimden ortaya çıkan türe, ‘’SWİDERİAN’’
tipi insan adı veriliyor. Uzun boylu,
iri yapılı insanlardan oluşan bu tür tarihin başlangıcını yazan ‘’SOLUTREANLARIN’’
Ataları olarak kabul ediliyor. Yaklaşık 20 bin yıl önce, Kuzey Atlantik
buzullarından geçip, yeni bir ‘’Kıta’’
olduğunu bilmedikleri ‘’Kuzey Amerika’ya’’ kadar ulaşan bu ırk ‘’Solutreanlardır.’’
Ülkemizin Güney-doğusunda, Şanlı Urfa sınırları içerisinde,
aralıklarla yaklaşık 30-40 yıldır arkeolojik
kazı çalışmaları uygalanan ‘’Göbeklitepe
Harabeleri’’, yapılan ‘’karbon
testi’’ sonuçlarına göre M.Ö. -9.500 – 8.900 yıllarına kadar
uzanıyor. Kazılardan çıkan buluntular ve
tespit edilen dini ve kültürel uygulamalara bakılırsa, Göbeklitepe’nin sahipleri ve kurucuları bu ‘’Swiderian ve Solutreanlara’’ kadar uzanıyor. Doğal afetler ve Dünya’mıza çarpan Göktaşları
sonucu yaşanan ‘’Buzul Çağında’’, bu
insanların daha Kuzey bölgelerden, Güneye ve sıcak bölgelere inmek istemeleri
sonucu, ‘’Ermenistan yaylaları, Van gölü civarı ve Mezapotamya’ya’’
indikleri düşünülüyor. Bıraktıkları
kalıntılar ve eserler, Kuzey Avrupa ve Rusya’da yaşayan ırkdaşlarıyla benzer
argümanlar.
Bu kültürlerin inanışlarına göre, günümüz Van gölü civarında
(önceki adı Eski Ermenistan) bir Cennet Bahçesi olduğu anlatılıyor. Tarif
edilen bölge, ülkemizin Van – Bitlis - Bingöl
– Erzincan civarında ‘’doğa harikası’’
bir alan. Fırat ve Dicle su kaynaklarının ortaya çıktığı bölge. Tanımlamaya göre, ‘’Aras
Irmağının’’ da çıktığı bölge olarak anlatılıyor. Cennet Bahçesi için anlatılan
doğal güzellikler, daha sonra bütün Kutsal kitaplara da geçirilmiş. Tarifler ve
anlatılanlar örtüşüyor. Ama bu bahçelerin nerede olduğu ise karmaşık. Bazı
Ortaçağ tarihçileri ve Din adamları, Cennet’in,
‘’Ay’ın yakınlarında’’ bir yerlerde olduğunu ifade eden yazıları mevcut.
İlk Kutsal kitap Tevrat’a
göre, (Eski Ahit) Cennetten doğan (Aden’den doğan) kutsal Irmak, 4 kola ayrılır. ‘’Pişon, Gihan, Dicle ve Fırat’’ olarak belirtilir. Gihan nehri, Bingöl dağlarında doğan ve
Hazar denizine dökülen ‘’Aras nehridir.’’ Pişin
nehri ise, eski Ermenistan’da olduğuna inanılan ama günümüzde nerede olduğu
bilinmeyen bir mitolojik bir nehirdir. Büyük
Zap suyu olduğu sanılıyor.
Dicle , Akad dilinde ‘’İdikla’’
isminden gelmektedir. Pers dilindeki ismi
ise ‘’Tigra’dır.’’ Fırat’ı ismi kürtce kökenlidir. Ermenice adı ‘’Aratsani’dir.’’ Latincesi ise Arsanias’dır.
Günümüzdeki ülkemizin şehirlerinin isimleri de değişim
geçirmiş. Örneğin, Bitlis’in eski
adı ‘’Bageş’tir.’’ Erzurum
eski çağlarda ‘’Karin’’ olarak
anılıyor. (Ermenice kökenli.) Tabi
bu bilgi ve tanımların çoğu, Dünya’da ‘’Paganizmin’’
yaşandığı (çok tanrılı dinler) dönemlere ait. Ama ilginç olanı, ayni döneme ait
dini inanç ve tanımlamaların, tek Tanrılı dinler ve onların Kutsal kitaplarında
da anlatılması. Hatta bir çok bilgi ve inanışın, birbirinin devamı olması.!
Günümüzde, Fırat’ın doğusunu-batısını, Dicle’nin - Aras’ın
suyunu, mistik ‘’Mezopotamya’nın’’
verimli ve petrol zengini topraklarını ‘’paylaşamayan’’
zavallı Emperyalist güçlerinin ve ‘’hain’’
yerli işbirlikçilerinin, bu evrimden ve gelişmelerden hiç haberleri
olduğunu sanmıyorum. Kendilerini ‘’sahip
ve hakim’’ zannediyorlar…
Zavallılar…!
Emin
BALTAŞ. (06.10.2019)
5 Ekim 2019 Cumartesi
Basmane, Anafartalar ve Mezarlıkbaşı.
Tilkilik’te Zaman Dillense
Geçtiğimiz ay, delikanlılık ve gençlik yıllarımı yaşadığım, İzmir’imizin en eski semtlerinden ‘’Basmane’’ ve çevre mahallelerinde biraz gezindim. Bazı nostaljik anı ve hatıralarımı canlandırmak, bölgedeki dostlarıma selam vermekti amacım. Ama inanın şok oldum.
1974’den, 2000 ‘li yıllara uzanan tarihler arasında yaşadığım güzel anılarım, siyah-beyaz bir sinema şeridi gibi geçti gözümün önünden. Yaklaşık 40 yıllık bir geçmişim olduğundan, bölgedeki insan profilinin değişeceğini zaten biliyor, hissediyordum. Ancak, yeni oluşan semt ve sosyal yapının mevcut tablosu inanın beni çok üzdü. Bambaşka bir Mezarlıkbaşı, Keçeciler, Hatuniye, Tilkilik, Dönertaş ve Altınpark gördüm. Güzel diyebileceğim bir tek tablo, yüzyıllardır kaderine terkedilmiş, İzmir’in sembolü ‘’Agora’’ antik harabelerinin gün yüzüne çıkarılmış olmasıydı. Sanıyorum bu da, Büyükşehir Belediyesinin, uzun ve özverili çalışmaları sonucu, ağır mali bedeller ödeyerek gerçekleştirdiği bir güzellik oldu.
Antik çağlardaki Smyrna’nın (İzmir’in), ana giriş kapılarından biri olan, ‘’Çorakkapı’’ Camii’nden ve Altınpark’tan başlayan, Konak ‘ta, Hasan Tahsin meydanında, denizle buluşuncaya dek devam eden, ‘’Anafartalar caddesi’’, çok değişmiş. 9 Eylül’de, İzmir Hükümet konağına Türk Bayrağını asan Kuvva-i Milliye’cilerin şehre giriş yaptığı, bu anlamda ‘’özel’’ bir önemi olan bu cadde, başka bir şehir değil, bambaşka bir ülkeye dönmüş. Özellikle, Mezarlıkbaşı kavşağından sonraki bölüm, gerçekten içler acısı.
Antik değerinden dolayı, ‘’Polis Müzesine’’ dönüştürülen Anafartalar karakolu, koruma kurulları sayesinde ayakta kalabilmiş, ancak sırasındaki ‘’Allemeoğlu’’ Hanı tarihe direnememiş. Hemen yanındaki, Osmanlı’dan kalma ‘’Lale Hamamı’’, caddeye bakan bazı kısımlarını kiraya vererek yaşama direniyor. Devamındaki Fırıncı Sami ve Doğan Abilerin ekmek fırını kapanmış. Binanın yarısı ‘’gizlice’’ yıkılmış ama, Anıtlar Kurulu görünce yıkımı durdurmuş. Bir harabe şeklinde dört-duvar duruyor. Devamında, yine Karadenizli bir ailenin, Besim Amca’ların fırını, Suriye’lilerin fırını olmuş. Sadece, karşı sırasındaki Laz Nazmi’nin fırını hala çalışıyor. Bu işletme de, Konak Belediyesi ve Fırıncılar Odasının maddi desteği ile, Anıtlar Kurumunun onayladığı projeye göre yenilendiği için hizmet verebiliyor. Bitişiğindeki Vatan Oteli, günlük müşterilere hizmet veren, turistik otel olmuş. Hemen yanındaki, bir dönemler İzmir’in sembol restoranlarında biri, ‘’Asmaaltı Meyhanesi’’, Suriye’lilerin ve kağıt-karton toplayıcısı geri dönüşümcülerin birahanesine dönüşmüş.
Bir dönemler, İzmir siyasetinin kalbinin attığı tarihi ‘’Uşak-Söke Oteli’’ de, tarihi ve mistik kimliğini koruyamamış. Atatürk’ün, 5 yıl evli kaldığı Latife Hanımın ailesi, ‘’Uşakizadelerin’’ sahibi olduğu, tarihte çok önemli işlevi ve hizmetleri olan otel, varisleri tarafından, modernleştirmek adına, tarihi dokusu bozulmuş. Pazarlamacı ve Arap turistlerin konakladığı, Yıldızlı otele dönüşmüş. Uzun yıllar işletmeciliğini ‘’Muhtar’’ Saim Saatçıoğlu’nun yaptığı eski Uşak-Söke oteli, İzmir’in önemli siyasetçi ve yazar-çizerlerinin uğrak yeri idi. Meşhur, ‘’TİLKİLİK EKİBİNİN’’ merkezi konumundaydı bu otel. Bir dönem İzmir milletvekilliği de yapan Ferhat Aslantaş, Kıbrıs gazisi Metin Göl, ayni cadde üzerinde Otel işletmeciliği yapan Hasan Ali Aksu, Fırıncı Nedim Kolat, Kahvehane işletmecisi Ali Ulvi Hiçyılmaz, Gültepe’li muhtar ‘’Fötr Mehmet’’, eski Balçova Bld. Başkanı Saim Katırcıoğlu gibi, o yıllarda, şehrin ‘’kanaat önderleri’’ sayılan İzmir’lilerin, sosyo-ekonomik meselelerini tartıştıkları, hatta gündemi belirledikleri bir mekandı. Akşam saatlerinde ise, ‘’Demokrat İzmir’’ gazetesindeki mesaisinden çıkmış, kolunda çantası asılı, ağır ve ‘’mağrur’’ adımlarla, duayen gazeteci Yaşar Aksoy hocamız katılırdı meclise. Zaman-zaman beraberinde, Semih Eryıldız, Emre Kongar, Ahmet Taner Kışlalı gibi dostlarıyla birlikte gelirdi. Muhtar Saim’in, resepsiyon’un arkasındaki küçük odasında, çilingir sofrasında, hem demlenir- hem de engin sohbetlerini sürdürürlerdi. Sayın Deniz Baykal’ın, parti içinde, ilk muhalefet hareketini birlikte başlattıkları, İzmir Milletvekili Süleyman Genç de, zaman-zaman katılırdı bu meclise.
Gençlik Kollarından ve İzmir Halkevinden arkadaşlarım, Hüseyin Saatcıoğlu, Nedim Yaşar Gürsoy, Necmettin Allameoğlu ve sokağın Kasap’ı Mustafa Karaoğlu ile beraber bizlerde, Asmaaltı restoranın karşısındaki, sünnnetlere ve düğünlere üstü açık taksi kiralayan ve ayni zamanda muhitte birahane işleten Taksici Asil’in mekanında biralama yapardık. Meşhur ‘’Tilkilik ‘’ ekibinden geriye maalesef hiçbir eser ve kimse kalmamış. Kalan varsa bile, darma-dağın olmuşlar.
Bir dönemin İzmir’ini, siyasi ve ticari çalışmalarıyla yönetmiş, işadamı Orhan Görücüoğlu, Altınordu Spor kulübünün efsane başkanlarından Rasih Öztürk ve yine İzmir’in gelişiminde harcı ve katkısı olan ‘’Aran’’ ailesini yetiştiren ‘’Basmane’’ semti, tanınmayacak kadar değişmiş. Dönertaş’taki, Hatuniye Camii’nin bahçesi ve yanındaki küçük park, mülteci kampı gibi. Oteller ve işyerlerinin üst katları kayıt dışı pansiyonlara dönüşmüş. Sokaklar özellikle Suriyeli’lerden geçilmiyor. Kendi fırınlarını, bakkallarını, kahvehanelerini, berberlerini, tatlıcılarını açmışlar. Kayıtsız, vergisiz işletmecilik yapıyorlar. Bu haksız rekabete dayanamayan yerel işletmeler, teker-teker kapanmış ya da ‘’Suriyelilerin’’ eline geçmiş. PKK teröründen kaçıp gelen, bu bölgede işletmecilik yapan Kürt kökenli yurttaşlarımız bile bölgeden kaçıyor. Sokaklar, Birleşmiş Milletler koridorları gibi. Türkçe konuşana az rastlanıyor.
Bir an aklıma, Osmanlı’nın yükselme ve genişleme dönemlerinde uyguladığı, işgal ettiği toprakları ‘’Osmanlı’laştırmak’’ için uyguladığı zorunlu göç geldi. Emperyalist odaklar ve iş birlikçilerinin, Suriye’ye insani yardım adı altında yaptıkları müdahalenin, benzer bir uygulama olabileceğini düşündüm. Asıl hedefleri, ne Esad zulmü, ne de Şii-Sünni çelişkileri. Atatürk’ün kurduğu laik-demokratik Cumhuriyetin, ülkemizin belli yörelerindeki ‘’demografik’’ yapısını değiştirmek gibi görünüyor. Bu süreçte, etnik ayrım ve mezhep baskısı gördüğünü söyleyen insanlar ise, maalesef ‘’konu mankeni.’’ Alet olduklarının farkında bile değiller.
Suriye krizinin başladığı ve şehre mülteci akının en yoğun yaşandığı dönemlerde, bölge halkı, ‘’İnsani’’ nedenlerle yardımcı olmaya çalışmışlar. Esnaf; bir kap aş, bir tas su, Allah ve verdiyse ikram etmiş. Hatta bir dönem Belediye bile, Hatuniye Parkında, ücretsiz yemek dağıtıyordu. Ama işin boyutları değişince, yerli halkla, mülteciler arasında ciddi bir kriz doğmuş. Direnebilen-direnmiş. Ama imkan bulan çoğunluk bölgeyi terk etmeyi tercih etmiş.
Anladığım kadarıyla merkezi idarelerin umurunda değil bu tablo. Tam tersi, maddi yardım ve sosyal haklar vererek, teşvik ediyor Suriye’lileri. Kayıt dışı ve vergisiz işletmelere de göz yumuyor. Asıl tehlike ise, önümüzdeki 5-10 yıl sonra bekliyor şehri. 8-10 çocuklu ailelerden oluşan ve çok üreyen bir toplum olan bu göçmenler, ileriki yıllarda beklenti ve talepleri artacak. Bulamayınca, yasadışı işlere bulaşacaklar. Amerika’daki ‘’Çin’’ mahallesi gibi, bit ‘’Getto’’ oluşacak, şehrin göbeğinde.
Sözün özü, Devlet müdahalesi ve planlaması olmadan çözülemeyecek bir soruna dönüşmüş, Göçmen meselesi. Beni en çok üzen tarafı ise, İzmir’in tarihi bir semtinin değerlerinin, gözümüzün önünde yok oluşuna seyirci kalmamız. Yazık...!
1974’den, 2000 ‘li yıllara uzanan tarihler arasında yaşadığım güzel anılarım, siyah-beyaz bir sinema şeridi gibi geçti gözümün önünden. Yaklaşık 40 yıllık bir geçmişim olduğundan, bölgedeki insan profilinin değişeceğini zaten biliyor, hissediyordum. Ancak, yeni oluşan semt ve sosyal yapının mevcut tablosu inanın beni çok üzdü. Bambaşka bir Mezarlıkbaşı, Keçeciler, Hatuniye, Tilkilik, Dönertaş ve Altınpark gördüm. Güzel diyebileceğim bir tek tablo, yüzyıllardır kaderine terkedilmiş, İzmir’in sembolü ‘’Agora’’ antik harabelerinin gün yüzüne çıkarılmış olmasıydı. Sanıyorum bu da, Büyükşehir Belediyesinin, uzun ve özverili çalışmaları sonucu, ağır mali bedeller ödeyerek gerçekleştirdiği bir güzellik oldu.
Antik çağlardaki Smyrna’nın (İzmir’in), ana giriş kapılarından biri olan, ‘’Çorakkapı’’ Camii’nden ve Altınpark’tan başlayan, Konak ‘ta, Hasan Tahsin meydanında, denizle buluşuncaya dek devam eden, ‘’Anafartalar caddesi’’, çok değişmiş. 9 Eylül’de, İzmir Hükümet konağına Türk Bayrağını asan Kuvva-i Milliye’cilerin şehre giriş yaptığı, bu anlamda ‘’özel’’ bir önemi olan bu cadde, başka bir şehir değil, bambaşka bir ülkeye dönmüş. Özellikle, Mezarlıkbaşı kavşağından sonraki bölüm, gerçekten içler acısı.
Antik değerinden dolayı, ‘’Polis Müzesine’’ dönüştürülen Anafartalar karakolu, koruma kurulları sayesinde ayakta kalabilmiş, ancak sırasındaki ‘’Allemeoğlu’’ Hanı tarihe direnememiş. Hemen yanındaki, Osmanlı’dan kalma ‘’Lale Hamamı’’, caddeye bakan bazı kısımlarını kiraya vererek yaşama direniyor. Devamındaki Fırıncı Sami ve Doğan Abilerin ekmek fırını kapanmış. Binanın yarısı ‘’gizlice’’ yıkılmış ama, Anıtlar Kurulu görünce yıkımı durdurmuş. Bir harabe şeklinde dört-duvar duruyor. Devamında, yine Karadenizli bir ailenin, Besim Amca’ların fırını, Suriye’lilerin fırını olmuş. Sadece, karşı sırasındaki Laz Nazmi’nin fırını hala çalışıyor. Bu işletme de, Konak Belediyesi ve Fırıncılar Odasının maddi desteği ile, Anıtlar Kurumunun onayladığı projeye göre yenilendiği için hizmet verebiliyor. Bitişiğindeki Vatan Oteli, günlük müşterilere hizmet veren, turistik otel olmuş. Hemen yanındaki, bir dönemler İzmir’in sembol restoranlarında biri, ‘’Asmaaltı Meyhanesi’’, Suriye’lilerin ve kağıt-karton toplayıcısı geri dönüşümcülerin birahanesine dönüşmüş.
Bir dönemler, İzmir siyasetinin kalbinin attığı tarihi ‘’Uşak-Söke Oteli’’ de, tarihi ve mistik kimliğini koruyamamış. Atatürk’ün, 5 yıl evli kaldığı Latife Hanımın ailesi, ‘’Uşakizadelerin’’ sahibi olduğu, tarihte çok önemli işlevi ve hizmetleri olan otel, varisleri tarafından, modernleştirmek adına, tarihi dokusu bozulmuş. Pazarlamacı ve Arap turistlerin konakladığı, Yıldızlı otele dönüşmüş. Uzun yıllar işletmeciliğini ‘’Muhtar’’ Saim Saatçıoğlu’nun yaptığı eski Uşak-Söke oteli, İzmir’in önemli siyasetçi ve yazar-çizerlerinin uğrak yeri idi. Meşhur, ‘’TİLKİLİK EKİBİNİN’’ merkezi konumundaydı bu otel. Bir dönem İzmir milletvekilliği de yapan Ferhat Aslantaş, Kıbrıs gazisi Metin Göl, ayni cadde üzerinde Otel işletmeciliği yapan Hasan Ali Aksu, Fırıncı Nedim Kolat, Kahvehane işletmecisi Ali Ulvi Hiçyılmaz, Gültepe’li muhtar ‘’Fötr Mehmet’’, eski Balçova Bld. Başkanı Saim Katırcıoğlu gibi, o yıllarda, şehrin ‘’kanaat önderleri’’ sayılan İzmir’lilerin, sosyo-ekonomik meselelerini tartıştıkları, hatta gündemi belirledikleri bir mekandı. Akşam saatlerinde ise, ‘’Demokrat İzmir’’ gazetesindeki mesaisinden çıkmış, kolunda çantası asılı, ağır ve ‘’mağrur’’ adımlarla, duayen gazeteci Yaşar Aksoy hocamız katılırdı meclise. Zaman-zaman beraberinde, Semih Eryıldız, Emre Kongar, Ahmet Taner Kışlalı gibi dostlarıyla birlikte gelirdi. Muhtar Saim’in, resepsiyon’un arkasındaki küçük odasında, çilingir sofrasında, hem demlenir- hem de engin sohbetlerini sürdürürlerdi. Sayın Deniz Baykal’ın, parti içinde, ilk muhalefet hareketini birlikte başlattıkları, İzmir Milletvekili Süleyman Genç de, zaman-zaman katılırdı bu meclise.
Gençlik Kollarından ve İzmir Halkevinden arkadaşlarım, Hüseyin Saatcıoğlu, Nedim Yaşar Gürsoy, Necmettin Allameoğlu ve sokağın Kasap’ı Mustafa Karaoğlu ile beraber bizlerde, Asmaaltı restoranın karşısındaki, sünnnetlere ve düğünlere üstü açık taksi kiralayan ve ayni zamanda muhitte birahane işleten Taksici Asil’in mekanında biralama yapardık. Meşhur ‘’Tilkilik ‘’ ekibinden geriye maalesef hiçbir eser ve kimse kalmamış. Kalan varsa bile, darma-dağın olmuşlar.
Bir dönemin İzmir’ini, siyasi ve ticari çalışmalarıyla yönetmiş, işadamı Orhan Görücüoğlu, Altınordu Spor kulübünün efsane başkanlarından Rasih Öztürk ve yine İzmir’in gelişiminde harcı ve katkısı olan ‘’Aran’’ ailesini yetiştiren ‘’Basmane’’ semti, tanınmayacak kadar değişmiş. Dönertaş’taki, Hatuniye Camii’nin bahçesi ve yanındaki küçük park, mülteci kampı gibi. Oteller ve işyerlerinin üst katları kayıt dışı pansiyonlara dönüşmüş. Sokaklar özellikle Suriyeli’lerden geçilmiyor. Kendi fırınlarını, bakkallarını, kahvehanelerini, berberlerini, tatlıcılarını açmışlar. Kayıtsız, vergisiz işletmecilik yapıyorlar. Bu haksız rekabete dayanamayan yerel işletmeler, teker-teker kapanmış ya da ‘’Suriyelilerin’’ eline geçmiş. PKK teröründen kaçıp gelen, bu bölgede işletmecilik yapan Kürt kökenli yurttaşlarımız bile bölgeden kaçıyor. Sokaklar, Birleşmiş Milletler koridorları gibi. Türkçe konuşana az rastlanıyor.
Bir an aklıma, Osmanlı’nın yükselme ve genişleme dönemlerinde uyguladığı, işgal ettiği toprakları ‘’Osmanlı’laştırmak’’ için uyguladığı zorunlu göç geldi. Emperyalist odaklar ve iş birlikçilerinin, Suriye’ye insani yardım adı altında yaptıkları müdahalenin, benzer bir uygulama olabileceğini düşündüm. Asıl hedefleri, ne Esad zulmü, ne de Şii-Sünni çelişkileri. Atatürk’ün kurduğu laik-demokratik Cumhuriyetin, ülkemizin belli yörelerindeki ‘’demografik’’ yapısını değiştirmek gibi görünüyor. Bu süreçte, etnik ayrım ve mezhep baskısı gördüğünü söyleyen insanlar ise, maalesef ‘’konu mankeni.’’ Alet olduklarının farkında bile değiller.
Suriye krizinin başladığı ve şehre mülteci akının en yoğun yaşandığı dönemlerde, bölge halkı, ‘’İnsani’’ nedenlerle yardımcı olmaya çalışmışlar. Esnaf; bir kap aş, bir tas su, Allah ve verdiyse ikram etmiş. Hatta bir dönem Belediye bile, Hatuniye Parkında, ücretsiz yemek dağıtıyordu. Ama işin boyutları değişince, yerli halkla, mülteciler arasında ciddi bir kriz doğmuş. Direnebilen-direnmiş. Ama imkan bulan çoğunluk bölgeyi terk etmeyi tercih etmiş.
Anladığım kadarıyla merkezi idarelerin umurunda değil bu tablo. Tam tersi, maddi yardım ve sosyal haklar vererek, teşvik ediyor Suriye’lileri. Kayıt dışı ve vergisiz işletmelere de göz yumuyor. Asıl tehlike ise, önümüzdeki 5-10 yıl sonra bekliyor şehri. 8-10 çocuklu ailelerden oluşan ve çok üreyen bir toplum olan bu göçmenler, ileriki yıllarda beklenti ve talepleri artacak. Bulamayınca, yasadışı işlere bulaşacaklar. Amerika’daki ‘’Çin’’ mahallesi gibi, bit ‘’Getto’’ oluşacak, şehrin göbeğinde.
Sözün özü, Devlet müdahalesi ve planlaması olmadan çözülemeyecek bir soruna dönüşmüş, Göçmen meselesi. Beni en çok üzen tarafı ise, İzmir’in tarihi bir semtinin değerlerinin, gözümüzün önünde yok oluşuna seyirci kalmamız. Yazık...!
Emin Baltaş.
Köyden İnmeden - "Şehirli" Olmak
Emin Baltaş
"Özel İdareler" kaldırıldı. İstanbul- Kocaeli- Ankara- İzmir gibi bazı metropoller için uygun sayılabilecek bu sistem, diğer bir çok ilimiz gibi, Balıkesir’imizde de bir çok mağduriyet ve haksızlığa neden oldu. Çok büyük bir olasılıkla, siyasal nedenlerle gerek görülen bu uygulamadan, bir gecede köyden- kırsal mahalleye dönüştürülen köylerimiz gerçekten çok mağdur edildi. Hiçbir kamuoyu araştırması veya anket yapılmadan çıkarılan bu yasa, bir tarım ve hayvancılık üretim bölgesi olan Balıkesir’imiz ve İlçelerine bağlı köylerde, doğal ve özgür yaşama tam anlamıyla bir darbe vurdu.
1950 seçimlerinden beri, Demokrat ve devamı Adalet Partisi – Doğruyol Partisinin ağır bastığı Balıkesir Merkez ve doğu ilçeleri dışında kalan Edremit körfezi ve Bandırma-Gönen-Erdek ilçeleri, genellikle sağ partilere uzak duran, muhalefet kanadında yer alan seçmenlerden oluşmaktadır. Yatırımlar ve iş olanakları nedeniyle, son 15-20 yılda hızlı bir nüfus artışı sağlayan bu bölgelerin seçmeni, Balıkesir siyasetinde farklı bir anlayış oluşturdu. Özellikle Edremit körfezinde, bol oksijenli temiz hava ve ucuz hayat şartlarından dolayı, özellikle İstanbul – Ankara gibi büyük kentlerden gelen göç nüfusu, gelen kitlelerinde genellikle emekli ve eğitimli kişilerden oluşması, bölge siyasal yapısını, sağ partiler aleyhine bozdu. Bu bölgelerde Belediyeleri ve yerel yönetimleri kazanamayan iktidar, merkez ve doğu ilçelerinin oylarıyla, tüm Balıkesir’i merkezden yönetme ve tüm şehir ekonomisine hükmetme yolunu seçti. İlk seçimlerde de, muhalefetin bölünmesinden dolayı Büyükşehir yönetimini devraldı.
Öncelikle belirtmemiz gereken şudur. Gerçek demokrasi "yerinden yönetim" değil midir.? Karma Bütçe iddiası ile, çok ciddi bir haksızlık yapılmaktadır. Edremit körfezinin, Ayvalık, Burhaniye gibi ilçelerinin, Bandırma yöresinin ekonomiye katkısı, ödediği gelir vergisi-KDV, Sındırgı, Kepsut, Savaştape, Bigadiç vs. gibi ilçelerinin katkısıyla ayni değildir. Büyükşehir belediyesinin, körfez bölgelerinden topladığı kaynakla, Dursunbey – Simav (Kütahya’nın ilçesi) yolunu yapması, adaletli midir. ! Bir Burhaniye’li olarak benim içime sinmiyor.
Şu anda yaşadığım eski "Taylıeli köyü", yeni adıyla kırsal mahallesi, 1151 yılında, Anadolu Selçuklu Devletinin "Uçbeyi", Taylı Baba’nın kurduğu, körfezdeki ilk Türk yerleşim yeridir. Selçuklu Akıncılarının, Bizans’tan kazandıkları ve bölgenin Türkleşmesini sağladıkları bu köy, altyapısını, kanalizasyonunu, içme suyunu yıllar önce "imece usulü" kendi imkanlarıyla gerçekleştirdiği halde, Büyükşehir’in su kanalizasyon idaresi BASKİ, geldi ve bütün sisteme el koydu. Atalarımızın suyunu parayla satın alıyoruz şu an. BASKİ ‘ de, Muharrem ayında 10 bin Balıkesir’liye "aşure dağıttığını" gazete ilanlarıyla anlatıyor ve öğünüyor. Benden gasp yoluyla aldığı paralarla, bizlere hava atıyor. Bunun neresinde hizmet, neresinde adalet vardır.
1960 yılı TÜİK kayıtlarında, Balıkesir’de 230.353 kişi şehirlerde yaşarken (% 33), 477.989 (% 67) kişi kırsaldaki köylerde ve beldelerde yaşıyormuş. Büyükşehir uygulamasına geçilmeden, en son 2012 yılındaki sayımda ise; 711.743 kişi şehirlerde (% 61), 448.988 kişi (% 39) kırsal köylerde yaşar hale gelmiş. Bu istatistiki sonuçlar, Büyükşehir uygulamalarıyla kırsal aleyhine daha da çok ve hızla bozulacaktır. Bunun sonucu olarak da, et ve süt üretimiyle meşhur ilimizde, tarım ve hayvancılık "hızla" azalacaktır. İstatistikler, daha şimdiden bu konuda alarm veriyor.
Köylerde yaşayan insanlarımızın içini acıtan bir konu da, Köy Tüzel kişiliklerinin kaldırılması ile, köylünün ortak malları, taşınır ve taşınmaz bütün ekonomik ve ticari değerlerine Büyükşehir yasasıyla "El konulmasıdır." Yine yaşadığım köyden çok çarpıcı bir örnekler vermek istiyorum. 2014 yılında, Büyükşehir yasası uygulanmaya başlamasıyla, o günün nominal değerleriyle 20 milyon tl. tutarındaki taşınır-taşınmaz, köylünün elinden alınmıştır. 1000 yıllık bir sosyal yaşam geçmişine sahip köyümüzde, atalarımızın zamanın gereksinimleri için, Cami’ye, Köy misafir odasına, Köy imamının ihtiyaçları için, köyün okul ve kültürel değerlerinin yaşatılması için, Köy Muhtarlıklarına "Vakıf edilen" tarlalar, zeytinlikler, arsalar; köyün traktörü, minibüsü, iş makinesi de elinden alınmıştır. Bu bir "Deli Dumrul" anlayışı ve yasasıdır. Bu değerleri satın alırken parasını ödediğimiz halde, şimdi kullanırken bir daha ödeme yapmak durumunda bırakılıyoruz. Muhalefet partilerinin, köylünün bu mallarının satılmasını engelleme çalışmaları da, çeşitli taktik ve yöntemlerle aşılmaktadır. Belediyelerin kamulaştırmalarında, takas usulüyle el değiştirmekte, örneğin; A) köyünün borcu ve ihtiyaçları için, B) köyünün malları "takasta" kullanılmaktadır.
Yani, başta söylediğimiz talan ekonomisi ve yöntemleri son hızla çalışmaktadır. Bu haksızlığa-hukuksuzluğa dur diyecek bir kurum yok mudur.? Yetiştiği kültür ve geleneği gereği, şikayetini ve sıkıntılarını kolay-kolay anlatmayan köylü insanlarımızın içindeki çok büyük yaradır bu konu. Fırsatını kollar, bir gün gelir, acısını şiddetiyle dışa vurur.
1950 seçimlerinden beri, Demokrat ve devamı Adalet Partisi – Doğruyol Partisinin ağır bastığı Balıkesir Merkez ve doğu ilçeleri dışında kalan Edremit körfezi ve Bandırma-Gönen-Erdek ilçeleri, genellikle sağ partilere uzak duran, muhalefet kanadında yer alan seçmenlerden oluşmaktadır. Yatırımlar ve iş olanakları nedeniyle, son 15-20 yılda hızlı bir nüfus artışı sağlayan bu bölgelerin seçmeni, Balıkesir siyasetinde farklı bir anlayış oluşturdu. Özellikle Edremit körfezinde, bol oksijenli temiz hava ve ucuz hayat şartlarından dolayı, özellikle İstanbul – Ankara gibi büyük kentlerden gelen göç nüfusu, gelen kitlelerinde genellikle emekli ve eğitimli kişilerden oluşması, bölge siyasal yapısını, sağ partiler aleyhine bozdu. Bu bölgelerde Belediyeleri ve yerel yönetimleri kazanamayan iktidar, merkez ve doğu ilçelerinin oylarıyla, tüm Balıkesir’i merkezden yönetme ve tüm şehir ekonomisine hükmetme yolunu seçti. İlk seçimlerde de, muhalefetin bölünmesinden dolayı Büyükşehir yönetimini devraldı.
Öncelikle belirtmemiz gereken şudur. Gerçek demokrasi "yerinden yönetim" değil midir.? Karma Bütçe iddiası ile, çok ciddi bir haksızlık yapılmaktadır. Edremit körfezinin, Ayvalık, Burhaniye gibi ilçelerinin, Bandırma yöresinin ekonomiye katkısı, ödediği gelir vergisi-KDV, Sındırgı, Kepsut, Savaştape, Bigadiç vs. gibi ilçelerinin katkısıyla ayni değildir. Büyükşehir belediyesinin, körfez bölgelerinden topladığı kaynakla, Dursunbey – Simav (Kütahya’nın ilçesi) yolunu yapması, adaletli midir. ! Bir Burhaniye’li olarak benim içime sinmiyor.
Şu anda yaşadığım eski "Taylıeli köyü", yeni adıyla kırsal mahallesi, 1151 yılında, Anadolu Selçuklu Devletinin "Uçbeyi", Taylı Baba’nın kurduğu, körfezdeki ilk Türk yerleşim yeridir. Selçuklu Akıncılarının, Bizans’tan kazandıkları ve bölgenin Türkleşmesini sağladıkları bu köy, altyapısını, kanalizasyonunu, içme suyunu yıllar önce "imece usulü" kendi imkanlarıyla gerçekleştirdiği halde, Büyükşehir’in su kanalizasyon idaresi BASKİ, geldi ve bütün sisteme el koydu. Atalarımızın suyunu parayla satın alıyoruz şu an. BASKİ ‘ de, Muharrem ayında 10 bin Balıkesir’liye "aşure dağıttığını" gazete ilanlarıyla anlatıyor ve öğünüyor. Benden gasp yoluyla aldığı paralarla, bizlere hava atıyor. Bunun neresinde hizmet, neresinde adalet vardır.
1960 yılı TÜİK kayıtlarında, Balıkesir’de 230.353 kişi şehirlerde yaşarken (% 33), 477.989 (% 67) kişi kırsaldaki köylerde ve beldelerde yaşıyormuş. Büyükşehir uygulamasına geçilmeden, en son 2012 yılındaki sayımda ise; 711.743 kişi şehirlerde (% 61), 448.988 kişi (% 39) kırsal köylerde yaşar hale gelmiş. Bu istatistiki sonuçlar, Büyükşehir uygulamalarıyla kırsal aleyhine daha da çok ve hızla bozulacaktır. Bunun sonucu olarak da, et ve süt üretimiyle meşhur ilimizde, tarım ve hayvancılık "hızla" azalacaktır. İstatistikler, daha şimdiden bu konuda alarm veriyor.
Köylerde yaşayan insanlarımızın içini acıtan bir konu da, Köy Tüzel kişiliklerinin kaldırılması ile, köylünün ortak malları, taşınır ve taşınmaz bütün ekonomik ve ticari değerlerine Büyükşehir yasasıyla "El konulmasıdır." Yine yaşadığım köyden çok çarpıcı bir örnekler vermek istiyorum. 2014 yılında, Büyükşehir yasası uygulanmaya başlamasıyla, o günün nominal değerleriyle 20 milyon tl. tutarındaki taşınır-taşınmaz, köylünün elinden alınmıştır. 1000 yıllık bir sosyal yaşam geçmişine sahip köyümüzde, atalarımızın zamanın gereksinimleri için, Cami’ye, Köy misafir odasına, Köy imamının ihtiyaçları için, köyün okul ve kültürel değerlerinin yaşatılması için, Köy Muhtarlıklarına "Vakıf edilen" tarlalar, zeytinlikler, arsalar; köyün traktörü, minibüsü, iş makinesi de elinden alınmıştır. Bu bir "Deli Dumrul" anlayışı ve yasasıdır. Bu değerleri satın alırken parasını ödediğimiz halde, şimdi kullanırken bir daha ödeme yapmak durumunda bırakılıyoruz. Muhalefet partilerinin, köylünün bu mallarının satılmasını engelleme çalışmaları da, çeşitli taktik ve yöntemlerle aşılmaktadır. Belediyelerin kamulaştırmalarında, takas usulüyle el değiştirmekte, örneğin; A) köyünün borcu ve ihtiyaçları için, B) köyünün malları "takasta" kullanılmaktadır.
Yani, başta söylediğimiz talan ekonomisi ve yöntemleri son hızla çalışmaktadır. Bu haksızlığa-hukuksuzluğa dur diyecek bir kurum yok mudur.? Yetiştiği kültür ve geleneği gereği, şikayetini ve sıkıntılarını kolay-kolay anlatmayan köylü insanlarımızın içindeki çok büyük yaradır bu konu. Fırsatını kollar, bir gün gelir, acısını şiddetiyle dışa vurur.
Greta Thunberg.. Henüz 16 yaşında, İsveç'li bir aktivist çocuk. Dünyada ki Küresel kirlenmeye ve "Karbon salınımına" karşı mücadele ediyor. Dikkat çekmek için 60 ft. lik, güneş panelleri ve su altı tribünleriyle donatılmış bir tekne ile Okyanusu aşmış. Sera gazı salınımı ile mücadele için B.M. Çocuk Hakları Komisyonuna Ülkemizin de içinde bulunduğu bir çok devleti şikayet etmiş. Üstelik bu çocuk bir "OTİZMLİ." Bu özelliğini hiç gizlemiyor. Tam tersi güç verdiğini ifade ediyor. Sosyal medyadaki bazı yandaş "muhafazakar" sözde milliyetçiler ise, bu çocuğu yerden-yere vuruyor. "Neden Çin-Hindistan değil de, Türkiye'yi şikayet etmiş.? Bu mantığın, 1940 ların "faşist-neo nazi" anlayışından hiç bir farkı yoktur.
Emin Baltaş.
GLOBALİZM –
KÜRESELLEŞME NEDİR.
Moda adı ‘’Globalizm’’ olan Küreselleşme politikaları, Dünya’nın son 30-40 yılında bir fırtına
gibi esti. Hatta ötesi, ‘’Tufan’’ etkisi izler bıraktı. Ama hızı son yıllarda
oldukça yavaşladı. Sistemi yaratan ülkeler bile teker-teker terk ettiler bu ‘’acı düzeni.’’
Nedir bu ’Küreselleşme ?’’ İlk büyük Savaştan
beri Dünya’ya ekonomik anlamda hükmeden, hükümetler kurup, iktidarlar deviren
bu güç merkezinin yönetimi, ‘’Rockefeller
Ailesi’’ ve Vakfı gibi, başta Amerika olmak üzere, İngiltere, İsviçre,
Almanya vs. gibi Sömürgeci devletlerin seçkin ve köklü ailelerinin yönettiği
bir sömürü düzeni. Sistemin özü ise, Dünya sermayesinin her
ülkeye serbestçe girip-çıkabileceği, istediği ülkede yatırım-üretim
yapabileceği, sınırsız bir ekonomik düzen kurmak. Bu yüzden, yeraltı kaynakları bakımından
zengin ama geri kalmış ülkelerde, rejimleri değiştirdiler. İktidarları
düşürdüler. İşbirlikçilerini işbaşına getirdiler. Büyük Ortadoğu Projesi de (B.O.P.) bu sistemin bir parçasıdır. Dünya
kamuoyuna ‘’Arap Baharı’’ diye sundukları acı reçetenin asıl sıkıntıları
yeni-yeni görülmeye başladı. Kuzey Afrika’dan Tunus ve Cezayir’den
başlattıkları operasyon, Libya, Mısır, Irak, Suriye, vb. ile devam etti. Ama,
şu aralar tıkandı. Bir yerlerde duvara tosladı.
Bu gün, Amerikan askerleriyle birlik olup, Liderlerini öldüren,
rejimlerini yıkan Ortadoğu halkları, yaptıklarından pişman. ‘’Özgürlükler adına’’ devirdikleri ‘’Otoriter Liderlerini’’ mumla arıyorlar. Çünkü, asıl tutsaklıkları
yeni başladı. Dünyanın en büyük petrol
ve doğalgaz rezervlerine sahip Irak’ta, kişi başına düşen ‘’milli gelir’’ yıllık 2.500 dolara düştü. Enerjisinin % 80 inin
ithal eden Ülkemizde bile bu rakam 10
bin doların üstünde. Refah düzeyi Avrupa ortalamasının üzerinde olan Libya,
bu gün fiilen bölündü ve ‘’açlık’’
sorunuyla karşı karşıya. Madenlerini ve petrolünü, savaş giderlerine karşılık
el koyan ‘’emperyal güçler’’
işletiyor.
Öte yandan sistemin kurucu Ülkeleri, bu sınırsız ekonomik
sistemden yavaş-yavaş uzaklaşmaya başladılar.
Çünkü, ulusal ekonomileri ve sanayileri çökmeye başladı. Başlangıçta,
ucuz insan gücü için yatırım yaptıkları ‘’uzak-doğu
ve Çin’’ gibi ülkeler, sisteme sahip olmaya başladılar. ‘’Boynuz kulağı geçmeye’’ başlayınca,
tekrar ‘’korumacı ekonomik modele’’ döndüler. ABD bile, ulusal sanayisi ve
sermayesini korumak adına tedbirler almaya başladı. Bazı sektörlere teşvik,
bazılarına ‘’kota’’ uygulamalarına başladılar. Kısacası, batı ekonomileri ucuz
işgücünden dolayı kazandıkları dönemde beğendiklerini, şimdi kötülemeye
başladılar.
1984’ lerden bu yana, Turgut
Özal ile birlikte, ülkemiz de bu siyasi ve ekonomik politikaların peşine
takıldı. Yerli sermayenin bir şekilde ‘’susturduğu’’
Özal ve ANAP’ının yerini, 2002’ den sonra AKP aldı. Yerli sermayeyi bile karşısına
alabilme cesaretini gösterdi. Ama, elinde ‘’dini
değerler’’ gibi çok önemli bir afyon vardı. Tabii, hain ve işbirlikçi Fetullah hareketi gibi,
önemli bir destek gücünü de görmek lazım. Ve bunu kullandı. Hatta ötesi, bu
uyuşturucu hitap ettiği kitlelerde ‘’alışkanlık’’
yarattı. Sosyal ve ekonomik teşviklerle de desteklenince, her yıl, her seçimde
güçlendi. Öyle ki, ‘’yeni bir
cumhuriyetten’’ bile bahsetmeye başladılar. Serbest piyasa ekonomisinin
bütün gereksinimlerini, istedikleri şekliyle yasallaştırdılar. Halka
onaylattılar. Cumhuriyetimizin, planlı ekonomi yıllarında oluşturduğu bütün
değerleri talan ettiler. Özelleştirme adı altında yandaşlara ‘’peşkeş’’ çektiler.
Çarpıcı bir örnek; 1923
– 2002 yılları arasında, tüm Cumhuriyet hükümetlerinin harcadığı para, ‘’713 milyar dolar.’’ 2003 – 2017 arası ise
bu rakam ‘’2 trilyon,94 milyar dolar.’’ Ve bu harcamalarda bir tek yeni
Fabrika yok. Otoyol, konut, havaalanı, köprü, AVM vs. ye harcandı kaynaklar..
2018 de, aslında ‘’deniz tükendi.’’ Mevcudu bitirdiler,
borçlanarak harcamaya çalışıyorlar. Ama, borç bile bulamıyorlar. Neden
mi.? Çünkü, bizimkilerin hala peşinden
gitmeye çalıştıkları ‘’Küreselleşme veya
Globalizm’’ denilen sistem çöktü. Daha önceki reçeteleri iş görmüyor.
Kanser hastalığını, aspirin ile tedavi etmeye çalışıyorlar. Ama, Dünya
sermayesi ve paraya hükmedenler akıllı.
Yutmuyorlar ‘’zokayı.’’
Bizden daha iyi görüyorlar ekonomideki çöküntüyü. 1 yıl sonrasını bile garanti
görmüyorlar. Dünya’nın en büyük Borsa şirketlerinden ‘’Nasdaq’’, İstanbul
borasındaki tüm hisselerini sattı ve çıktı Türkiye’den. 3.Köprünün % 33
hissesine sahip İtalyan şirketi ‘’Astaldi’’, köprü hisselerinin değerinin çok altında
sattı ve çıktı ülkemizden.
Kısacası, Küreselleşmeyi yaratan dünya şirketleri ve sermayedarlar,
sistemin çöktüğünü gördü ve yeni pozisyon alıyor, bizim ekonomi
yöneticilerimiz, hala sistemi ‘’tamir
etmeye’’ çalışıyorlar. Osmanlı’nın
yıkılışının son yıllarında baş vurduğu ‘’Düyun-ı
Umumiye’’(1) günlerini yaşıyoruz adeta.
Kısacası, durumumuz vahim. Her ne kadar, siyasi iktidarın
‘’sıkıştığı anlarda’’ aklına geliyor ise de, bir gerçek var ki, ‘’ayni gemideyiz.’’ Başka Türkiye de
yok.
Ama şiarımız da şu olmalıdır;
‘’Umutsuz durum
yoktur, umutsuz insanlar vardır. Kaybetmenin başlangıcı de bu Umutsuz
İnsanlardır.’’
Biz de Umutsuzlardan değiliz çok şükür.
(1 ) (Düyun-u Umumiye
: 1881-1939 yılları arasında, müflis
Osmanlının borçlarını denetleyen şirketin adıdır. ‘’ I.M.F veya McKinsey’’
benzeri bir kurum.)
Emin BALTAŞ.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)