14 Ekim 2019 Pazartesi


ATALIK TOHUM VE YERLİ TARIM PANELİ.

TÜM-KÖY-SEN Koordinatörlüğünde Burhaniye’mizde, ‘’Yerli tohum, Yerli ve organik Tarım’’ temalı bir toplantı gerçekleştirildi. 13.Ekim.2019, Pazar günü Burhaniye Belediyesinin ‘’Reha Yurdakul’’ toplantı salonunda realize edilen Panele ben de katıldım.

Öncelikle belirtmeliyim ki, katılımcı sayısı beklentilerimin altındaydı. Katılan kişiler ise pek yanıltmadı. Çoğunluğu Burhaniye’mize emekli olduktan sonra yerleşmiş, tarım ve çiftçilikle hiç uğraşmamış, konuya ‘’Çevre ve Ekolojik değerlere’’ sahip çıkmak için ilgi duyan kişilerdi. İşin aslına bakacak olursak, hangi nedenlerle olursa olsun, bir tatil günü sabahın saat 11-12 sinde gelip ‘’izleyici bile olması bir fedakarlık sayılmalı.  Bu türden bile olsa, keşke daha çok kişi katılabilseydi. Yaklaşık 100-120 kişilik bir kitle vardı salonda.

Panel, Moderatör Nafi Maraş’ın kısa bir açış konuşması ve diğer Panelistlerin , Özer AKDEMİR (Evrensel Gzt.yazarı- Çevreci), Murat KAPIKIRAN (Ziraat Müh.Oda.-İst. Şb.Yönt.Kur.Üyesi), Sedat BAŞKAVAK (Tüm-Köy-Sen. Eğt.Sekreteri) oturuma çağrılmasıyla başladı.

İlk konuşmacı Özer Akdemir, genel anlamda yerli ve organik tarımın önündeki engelleri bir ‘’çevreci’’ bakışıyla değerlendirdi. Kısaca;

‘’Bölgenin en yakıcı sorununun, ‘’Altın ve Maden işletmeciliği’’ olduğunu, Kaz dağlarındaki işletmeciliğin 10-15 yıllık bir süreci olduğunu, bölgedeki çevreci mücadelenin 2002’ lerde başladığını, son dönemde Kaz dağlarında yeni alanlar için 200 bin ağaç kesildiğini’’ belirtti.

‘’Siyanürle’’ yapılan altın madeni işletmeciliğinde, ayrıştırılan toprağın ‘’6 yıl sonra’’ ölü toprak haline geldiğini, içerisindeki bütün organizma ve bakterilerin bir daha yaşama kazandırılamadığını,  Siyanür havuzlarından yer altı kaynaklarına mutlaka kaçak zehir aktığını, akmasa bile ‘’buharlaşma’’ yoluyla bölgeye zehir saçıldığını,  ‘’Jeomembran’’ örtünün sızıntıyı % 100 ENGELLEMEDİĞİNİ, zaten üretici firmanın da bu örtüye sadece 20 yıl garanti verdiğini’’ belirtti.

‘’Kaz dağlarında açılan son Altın madeninin bölgeye 40 km. mesafede olduğunu, dolayısıyla dağlara zarar vermeyeceğini söylüyorlar. Bu bir aldatmacadır. Çünkü Kazdağları bir silsiledir ve sınırı yoktur. Bütün bölge, ekosistem olarak birbirine bağımlıdır. Bozulma başladı mı, bütün sistemi olumsuz etkiliyor. Tekrar dikilen ağaç sorunu çözmüyor. O ekosistem yeniden oluşmuyor. Dünyadaki 60-70 yıllık örnekleri bizlere bunu gösteriyor’’ dedi.  12.Ekim’de, Bölgede düzenlenecek büyük gösteri ve yerel mücadelenin ‘’Suriye’de yaşanan’’  sınır ötesi operasyon nedeniyle iptal edilmesi de YANLIŞTIR. Düzenleme komitesindekilerin, halkımıza danışmadan aldıkları bu karar hatalıdır dedi.

‘’Madra’da, Balıkesir-Manisa ve İzmir sınırları içerisinde 6.600 hektar alan talan edildi.  Maden ruhsatları ve işletmeciliği hakkında ‘’Şirketler’’,  Avrupa’daki çevreci kurumlara farklı, Türk Bakanlıklarına farklı ve yanıltıcı bilgiler veriyorlar.  ÇED raporu alınan madenlerin tamamı ‘’su havzaları’’ üzerindedir. Çünkü, su olmadan madencilik yapılamıyor.  Balıkesir-Balya ilçesinde, yaklaşık 100 yıl öncesinde yapılan madencilik faaliyetlerinden kaynaklanan çevre sorunları hala devam etmektedir. 80 yıl önce 30 bin civarında olan ilçe nüfusu, bu gün ilçe merkezinde 1.700 lere inmiş durumda. Bölgenin eko sitemi yok edildiği için halk şehri terk etmiş durumdadır. Bu bölgede, Balya-Orhanlar köyünde şimdi yeniden ‘’altın madeni’’ açılmaya çalışılıyor’’ dedi.

Kütahya-Gediz’de açılacak ‘’Nikel’’ madeninde toplamda 15 ila 18 milyon ton sülfürik asit kullanılacak. İzmir’in en önemli su havzası ‘’Efem çukurunda’’ maden işletmeciliği devam ediyor. Murat dağında altın madeni çalıştırılıyor.  Aydın ilimizde, Jeotermal sistemler çalıştırılıyor. Ama, halkımızın direniş ve mücadelesi de hızla yükseliyor. Çevre katliamı, ancak halkın toplu eylemleriyle durdurulabilir. Özellikle kadınlarımızın verdiği mücadele çok etkin oluyor. Birlik ve dayanışmanın olduğu örgütlü mücadele çok önemli. 26.Ekim’de ‘’İklim Krizi’’ mitingimiz var. Herkezi, ‘’Ekoloji Birliğinin’’ düzenlediği bu mitinge çağırıyorum dedi.

Diğer panelist Murat KAPIKIRAN da;  ‘’Çevrecilik, günümüzde ekoloji mücadelesine dönüştü. Çevrecilik, ‘’insan odaklı, Ekoloji ise doğa ve tabiat odaklı’’ sistem ve yöntemlerdir. Maden, tabii ki bir değerdir. Altın da, demir de gereklidir ve çıkarılmalıdır. Ama bu işler ekolojik değerler korunarak yapılmalı. Meseleye sadece ‘’ekonomik’’ bakılmalı. Öncelik, ekolojik değerler olmalı.  Kazdağları, 2 milyon-580 bin M2 dir. Şu an 66 adet ruhsatlı maden mevcuttur.  Madencilikte Milli bir anlayış mevcut değildir. Altın madenlerinde çıkarılan altının, yapılan sözleşmeler gereği sadece % 2 si ülkemize bırakılmaktadır. Bu yöntem bir talan ve soygun sistemidir’’ dedi.

Dünya’nın Emperyal güçleri, yoksul ve geri bırakılmış ülkeleri ‘’açlıkla’’ ıslah etmeye çalışıyorlar. Geleceğin savaşları, gıda ve su savaşları olacaktır. Bunu bilen sömürgeci ülkeler, ulusların kendi-kendilerine yeterli tarım ve gıda üretim çalışmalarını engellemeye çalışıyorlar.  Osmanlının son döneminde, ‘’Balta Limanı’’ anlaşmasıyla İngiliz ve Belçikalı sömürgeciler, ‘’Ahilik teşkilatının’’ yasaklanmasını istemişlerdir. Amaç, bir Ulusun yerel dinamikleriyle kendi-kendine yeterliliğini engellemektir. Küçük ve orta ölçekli üretici, esnaf ve zanaatkarın yok edilmeye çalışılmasıdır.  Bu sistemin en önemli bir yöntemi de ‘’kooperatifleşmedir.’’ Dünya’nın ilk kooperatifi, İngiltere’de 1844 yılında kurulan bir ‘’tüketim’’ kooperatifidir. Ülkemizde ilk organize kooperatif, 1914 yılında Aydın ilimizde, İncir üreticileri tarafından kurulmuştur. Sömürgeci sisteme karşı korunma yöntemidir kooperatifçilik. Ama günümüzde, ‘’Globalizm’’ denilen Liberal sistem bu yöntemi bir düşman olarak göstermektedir. Cumhuriyetimizin kuruluş ve inşaa dönemlerinde çok iyi uygulanan bu birlik ve dayanışma sistemi, ‘’Bayar-Menderes iktidarı’’ döneminde tasfiye edilmeye başladı. Kooperatifciliği yasakladılar. Liberalizm, 1973 sonrası hakimiyet kurunca, Kamu kaynakları ve kooperatifler özel şirketlere devredildi.  Bizde ise, ‘’24.Ocak Kararlarıyla’’ tasfiye başladı.  ‘’Özelleştirmeler’’ adı altında kooperatiflere destekler kesildi. Özellikle üretim kooperatiflerinde destek ve muafiyetler geri çekildi.  Bu uygulama, küçük çiftçi-esnaf ve üreticiliği yok etti. Doğrudan gelir desteği ile, üretmeden para vermeye başladılar. Çiftçi, üretimi ve tarımı unutunca, bundan da vaz geçtiler. Bu arada, ‘’YERLİ TOHUM VE TARIM’’ yok edildi.  2006 yılında bu süreç bitti. ‘’Havza tarımı’’ uygulamasına destekler verildi. Bu işleri yapanlar, büyük Tarım şirketleri oldu. Bir çoğu, teşvik ve hibeyi aldı ama tarım ve hayvancılığı yapmadı. Ürün kalmayınca da ‘’ithalat’’ başlandı. Bunun sonucu tarım ve gıda, ‘’metalaştı.’’ Yani alınır-satılır bir metaya dönüştü. İnsani ve doğal değerler unutuldu. Tek kriter ucuz fiyat oldu.  Bundan sonra da, çok önemli ekolojik ve ahlaki müşterek değerlerimizi kaybettik. İşin aslı, ‘’Toprak-orman ve hava’’ müşterek insani değerlerimizdir. Sistemin bozulması, bu değerlere ‘’ticari’’ bakılmasına neden oldu.  Her şey alınır-satılır oldu.

Ama çok önemli bir gerçek tehlike,  başımızın üstünde bizi bekliyor;  ‘’Dünya’nın ekololojik sistemin bozulmasının ‘GERİ DÖNÜLEMEZ’ noktasına sadece 10 yıl kaldı. Bilim adamları bunu açıkça söylüyorlar.  Eko sistemin bozulması, yaşamın ‘’olmazsa-olmazı’’ su kaynaklarının yok edilmesi demektir. Doğal anlamda su kaynaklarının zenginliğiyle anılan ‘’Anadolu toprakları’’ daha şimdiden fakirleşmiştir. Yıllık  1.100 litre su kullanımıyla su fakiriyiz şu anda.  Bu ölçeğin Dünya ortalaması 2.500 litre civarındadır.

Gıda tüketimini karşılamak için baş vurulan ‘’ithalat’’ yönteminde ciddi bir kontrol sistemi yok.  Arz talebe göre gümrükler zama-zaman ‘’sıfırlanıyor. Sıfır gümrükle getirilen bir ürünün karşısında yerli üretici rekabet edemiyor. Pahalı girdi üretimi olumsuz etkiliyor. ABD’ de, tarım ürünlerinde % 40 oranında Devlet desteği mevcut. Bizde doğrudan destek kaldırıldığı gibi, Dünyanın en pahalı mazot-gübre vs. ile rekabet yapamaya zorlanıyoruz.  Dünyanın en çok destek veren ülkeleri, ABD, Fransa ve Hollanda, em çok tarım ürünü satan ülkelerdir.  Bu dünyanın en güçlü tarım devleriyle mücadele etmenin yolu ‘’Kooperatifleşmek’’ ve örgütlü tarımdır.  Kurulacak üretim kooperatifleriyle, kırsaldan-şehirlere, üretimden-tüketime ‘’doğrudan’’ ürün ulaştırmak zorundayız. Günümüzde, ABD’ de, elektirik üretiminin % 20 ‘sini yerel kooperatifler gerçekleştirmektedir. Dünya kooperatifler birliği, 2030 yılında 4 milyon kooperatif hedeflemektedir. Ayni yıllarda Dünya G.S.M.H.’ nın % 20 sini koopetifler karşılayacaktır.  Ülkemizde, çok uluslu gıda ve üretici Şirketleriyle yapılan ‘’ayrıcalıklı’’ sözleşme ve anlaşmalar, Kooperatifçiliği baltalamakta ve engellemektedir. Amacını aşan uygulamalarla ‘’ticarileştirilen’’ Konut Kooperatifçiliği üzerinden sektör ‘’Tü-kaka’’ yapılmaktadır.  Aslında, ‘’üretim kooperatifçiliği’’ özellikle tarımın geleceğidir. Dünyanın en ‘’rantbıl’’ işletmeciliğidir. Siyasiler, 2006 yılında çıkardıkları ‘’Tohumculuk Yasasıyla’’ yerli tohum-yerli tarımı yok ettiler. Ancak Kooperatifleşme ile yerli tohumu ve tarımı tekrar kazanabiliriz dedi.

Son konuşması Sedat BAŞKAYNAK ise, daha genel konuları işledi. ‘’Dünyada aslında yeterince her şey yetiştiriliyor. Sorun üretimde değil, BÖLÜŞÜMDE. Asıl adaletsizlik adil olmayan paylaşımda yaşanıyor. 30 yıl sonra Dünya nüfusu 9 milyar olacak ve Dünyanın yarısı ‘’açlık’’ çekecek. İşte Tarımın asıl önemi o zaman anlaşılacak. Gelecekte savaşlar gıda ve su ihtiyaçları için yapılacak.  Uluslararası Tarım örgütleri, ülkemizde yapılan Tarım desteklerinin azaltılması için Yöneticilerimize çok baskı yaptılar. Stand-by anlaşmalarıyla elimizi bağladılar. ÖZERKLEŞTİRME adı altında kooperatiflerimizi şirketleştirdiler.  AB ve ABD, kendi ellerindeki ‘’tüketemedikleri’’ fazla tarımsal ürünlerini satmak için, bizim üretim yapmamızı engellediler. Önceleri, bizim maliyetimizin altında fiyat verdiler. Biz üretimi durdurunca da, onların şartlarında almaya mecbur bırakıldık.  Bizde bu işleri yapan kurum ve bölgesel kooperatifler yalnız bırakıldı. Destekleri kesildi. Zarar ediyor gerekçesiyle kapatıldı veya satıldı.  Hatta bir çoğu kar ettiği halde, yandaş şirketlere satıldı.  Tarımda, tanıtım ve planlama kurumları kapatıldı. Destek, işi bilen çiftçiye değil, büyük özel sektör şirketlerine verildi. Tohumculuk yasası değiştirildi. Mera ve Zeytincilik yasaları değiştirildi. Tarım alanları, madencilik ve inşaat sektörlerine aktarıldı. DSİ yasası ve yönetmeliği değiştirildi. Tarımda paralı sulama sistemine geçildi. Kendi tohumunda ‘’tohumluk ayırmak’’ bile suç haline getirildi. Ülkemizin yerli tohumlarının ‘’Patent’’ hakları yabancı şirketlere verildi. Dünyanın en pahalı girdi masraflarıyla, çiftçimiz sırtından vuruldu. Çiftçi Kayıt sistemiyle, üretmeden para alınan bir sistem uygulandı. Yeniden yapılanma denilen sistemde tarımsal üretim, Ünülever, Ülker, Pınar vs. gibi yerli-yabancı ortaklı büyük şirketlere bırakıldı. Teşvik ve muafiyetler bu kurumlara uygulandı.  Küçük üretici ve Çiftçiden esirgenenler, büyük şirketlere verildi. Peki, nasıl kurtuluruz.? Öncelikle mevcut tarım politikaları ve girdi maliyetleri değişmeden işimiz zor. Önceliklerden biri de, aracı-tekelci kurum ve şirketlerden kurtulmamız şart. Mevcut şartlarda kooperatifçilik bile zor. Zira şu anda tarım ve gıda üretimi ve dağıtım-pazarlaması,  Sancak Grubu, Doğuş Holding, Tekfen, Ramsey Grup, Sarar Grup gibi büyük şirketlerin tekelinde.  Tarımda, ‘’MOMSANTO ve BAYER’’ gibi tohum ve tarımsal ilaç üreten firmalar kazanıyor.  Devletin tarım politikasında üretim kriterleri, insani ihtiyaçlarla uyumlu değil. Tarımı yönetenler, halkın ihtiyaç ve taleplerine göre değil, ‘’satılabilecek ticari ürünlerin’’ üretimini teşvik ediyorlar.

Bütün bu olumsuzlukları önlemenin birinci yöntemi insani ve örgütlü mücadeleden geçiyor. Bunun için Sendikalaşmak şart. Kooperatifleşmek şart.  Zira siyasiler, Tarım ve gıda üretiminin önder kurumları olan Ziraat Odalarının da sesini bir şekilde kesti.  İşte TÜM-KÖY-SEN bunun için var. En geniş üretici çiftçi ve köylünün taleplerini ve çıkarlarını korumak için vardır. Bunun için birlikte ve örgütlü mücadele etmeliyiz diye sözlerini tamamladı.

Panelin sonunda, soru-cevap bölümünde bir emekli mühendisin,  ‘’örgütlü tarıma’’ destek veriyormuş gibi görünüp, büyük şirketler ve uluslararası kurumlarında ‘’mutlaka olması’’ lazım gibilerinden yaptığı konuşma, Panelin amacıyla hiç örtüşmedi. Burhaniye’ye emekliliğinde gelmiş yerleşmiş, ömrünü büyük Şirketlere hizmetkarlıkla geçirmiş bu şahıs, eğer organize bir  ‘’truva atı’’ değilse, zavallı ve bunamış bir vatandaş izlenimi bıraktı.

Her şeye rağmen, Panelin gerçekleşmesinde katkısı olan bütün sendikacı ve çevreci dostlarıma, Burhaniye’liler adına bir kez daha teşekkür ediyorum.

Emin BALTAŞ. (14.10.2019)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder