ATALIK
TOHUM VE YERLİ TARIM PANELİ.
TÜM-KÖY-SEN
Koordinatörlüğünde Burhaniye’mizde, ‘’Yerli tohum, Yerli ve organik Tarım’’
temalı bir toplantı gerçekleştirildi. 13.Ekim.2019,
Pazar günü Burhaniye Belediyesinin ‘’Reha Yurdakul’’ toplantı salonunda realize
edilen Panele ben de katıldım.
Öncelikle belirtmeliyim ki, katılımcı sayısı beklentilerimin
altındaydı. Katılan kişiler ise pek yanıltmadı. Çoğunluğu Burhaniye’mize emekli
olduktan sonra yerleşmiş, tarım ve çiftçilikle hiç uğraşmamış, konuya ‘’Çevre ve Ekolojik değerlere’’ sahip
çıkmak için ilgi duyan kişilerdi. İşin aslına bakacak olursak, hangi nedenlerle
olursa olsun, bir tatil günü sabahın saat 11-12 sinde gelip ‘’izleyici bile
olması bir fedakarlık sayılmalı. Bu
türden bile olsa, keşke daha çok kişi katılabilseydi. Yaklaşık 100-120 kişilik
bir kitle vardı salonda.
Panel, Moderatör Nafi
Maraş’ın kısa bir açış konuşması ve diğer Panelistlerin , Özer AKDEMİR (Evrensel Gzt.yazarı-
Çevreci), Murat KAPIKIRAN (Ziraat
Müh.Oda.-İst. Şb.Yönt.Kur.Üyesi), Sedat
BAŞKAVAK (Tüm-Köy-Sen. Eğt.Sekreteri) oturuma çağrılmasıyla başladı.
İlk konuşmacı Özer
Akdemir, genel anlamda yerli ve organik tarımın önündeki engelleri bir ‘’çevreci’’
bakışıyla değerlendirdi. Kısaca;
‘’Bölgenin en yakıcı sorununun, ‘’Altın ve Maden işletmeciliği’’ olduğunu, Kaz dağlarındaki
işletmeciliğin 10-15 yıllık bir süreci olduğunu, bölgedeki çevreci mücadelenin
2002’ lerde başladığını, son dönemde Kaz dağlarında yeni alanlar için 200 bin ağaç kesildiğini’’ belirtti.
‘’Siyanürle’’
yapılan altın madeni işletmeciliğinde, ayrıştırılan toprağın ‘’6 yıl sonra’’ ölü toprak haline
geldiğini, içerisindeki bütün organizma ve bakterilerin bir daha yaşama
kazandırılamadığını, Siyanür
havuzlarından yer altı kaynaklarına mutlaka kaçak zehir aktığını, akmasa bile ‘’buharlaşma’’ yoluyla bölgeye zehir
saçıldığını, ‘’Jeomembran’’ örtünün sızıntıyı % 100 ENGELLEMEDİĞİNİ, zaten üretici firmanın da bu örtüye sadece 20 yıl garanti verdiğini’’ belirtti.
‘’Kaz dağlarında açılan son Altın madeninin bölgeye 40 km. mesafede olduğunu,
dolayısıyla dağlara zarar vermeyeceğini söylüyorlar. Bu bir aldatmacadır. Çünkü
Kazdağları bir silsiledir ve sınırı yoktur. Bütün bölge, ekosistem olarak
birbirine bağımlıdır. Bozulma başladı mı, bütün sistemi olumsuz etkiliyor.
Tekrar dikilen ağaç sorunu çözmüyor. O ekosistem yeniden oluşmuyor. Dünyadaki
60-70 yıllık örnekleri bizlere bunu gösteriyor’’ dedi. 12.Ekim’de, Bölgede düzenlenecek büyük
gösteri ve yerel mücadelenin ‘’Suriye’de
yaşanan’’ sınır ötesi operasyon
nedeniyle iptal edilmesi de YANLIŞTIR.
Düzenleme komitesindekilerin, halkımıza danışmadan aldıkları bu karar hatalıdır
dedi.
‘’Madra’da, Balıkesir-Manisa
ve İzmir sınırları içerisinde 6.600
hektar alan talan edildi. Maden
ruhsatları ve işletmeciliği hakkında ‘’Şirketler’’, Avrupa’daki çevreci kurumlara farklı, Türk
Bakanlıklarına farklı ve yanıltıcı bilgiler veriyorlar. ÇED raporu alınan madenlerin tamamı ‘’su
havzaları’’ üzerindedir. Çünkü, su olmadan madencilik yapılamıyor. Balıkesir-Balya ilçesinde, yaklaşık 100 yıl öncesinde yapılan madencilik
faaliyetlerinden kaynaklanan çevre sorunları hala devam etmektedir. 80 yıl önce 30 bin civarında olan ilçe
nüfusu, bu gün ilçe merkezinde 1.700 lere inmiş durumda. Bölgenin eko sitemi yok edildiği için halk şehri terk etmiş
durumdadır. Bu bölgede, Balya-Orhanlar köyünde şimdi yeniden ‘’altın madeni’’
açılmaya çalışılıyor’’ dedi.
Kütahya-Gediz’de açılacak ‘’Nikel’’ madeninde toplamda 15
ila 18 milyon ton sülfürik asit kullanılacak. İzmir’in en önemli su havzası
‘’Efem çukurunda’’ maden işletmeciliği devam ediyor. Murat dağında altın madeni
çalıştırılıyor. Aydın ilimizde,
Jeotermal sistemler çalıştırılıyor. Ama, halkımızın direniş ve mücadelesi de
hızla yükseliyor. Çevre katliamı, ancak halkın toplu eylemleriyle
durdurulabilir. Özellikle kadınlarımızın verdiği mücadele çok etkin oluyor.
Birlik ve dayanışmanın olduğu örgütlü mücadele çok önemli. 26.Ekim’de ‘’İklim Krizi’’ mitingimiz var. Herkezi, ‘’Ekoloji
Birliğinin’’ düzenlediği bu mitinge çağırıyorum dedi.
Diğer panelist Murat
KAPIKIRAN da; ‘’Çevrecilik,
günümüzde ekoloji mücadelesine dönüştü. Çevrecilik,
‘’insan odaklı, Ekoloji ise doğa ve tabiat odaklı’’ sistem ve yöntemlerdir.
Maden, tabii ki bir değerdir. Altın da, demir de gereklidir ve çıkarılmalıdır.
Ama bu işler ekolojik değerler korunarak yapılmalı. Meseleye sadece ‘’ekonomik’’
bakılmalı. Öncelik, ekolojik değerler olmalı. Kazdağları, 2 milyon-580 bin M2
dir. Şu an 66 adet ruhsatlı
maden mevcuttur. Madencilikte Milli bir
anlayış mevcut değildir. Altın madenlerinde çıkarılan altının, yapılan
sözleşmeler gereği sadece % 2 si
ülkemize bırakılmaktadır. Bu yöntem bir talan ve soygun sistemidir’’ dedi.
Dünya’nın Emperyal güçleri, yoksul ve geri bırakılmış
ülkeleri ‘’açlıkla’’ ıslah etmeye çalışıyorlar. Geleceğin savaşları, gıda ve su
savaşları olacaktır. Bunu bilen sömürgeci ülkeler, ulusların kendi-kendilerine
yeterli tarım ve gıda üretim çalışmalarını engellemeye çalışıyorlar. Osmanlının son döneminde, ‘’Balta Limanı’’ anlaşmasıyla İngiliz
ve Belçikalı sömürgeciler, ‘’Ahilik teşkilatının’’ yasaklanmasını istemişlerdir.
Amaç, bir Ulusun yerel dinamikleriyle kendi-kendine yeterliliğini
engellemektir. Küçük ve orta ölçekli üretici, esnaf ve zanaatkarın yok edilmeye
çalışılmasıdır. Bu sistemin en önemli
bir yöntemi de ‘’kooperatifleşmedir.’’
Dünya’nın ilk kooperatifi, İngiltere’de
1844 yılında kurulan bir ‘’tüketim’’ kooperatifidir. Ülkemizde ilk organize
kooperatif, 1914 yılında Aydın
ilimizde, İncir üreticileri tarafından kurulmuştur. Sömürgeci sisteme karşı
korunma yöntemidir kooperatifçilik. Ama günümüzde, ‘’Globalizm’’ denilen
Liberal sistem bu yöntemi bir düşman olarak göstermektedir. Cumhuriyetimizin
kuruluş ve inşaa dönemlerinde çok iyi uygulanan bu birlik ve dayanışma sistemi,
‘’Bayar-Menderes iktidarı’’
döneminde tasfiye edilmeye başladı. Kooperatifciliği yasakladılar. Liberalizm,
1973 sonrası hakimiyet kurunca, Kamu kaynakları ve kooperatifler özel
şirketlere devredildi. Bizde ise, ‘’24.Ocak Kararlarıyla’’ tasfiye başladı. ‘’Özelleştirmeler’’ adı altında kooperatiflere
destekler kesildi. Özellikle üretim kooperatiflerinde destek ve muafiyetler
geri çekildi. Bu uygulama, küçük çiftçi-esnaf
ve üreticiliği yok etti. Doğrudan gelir desteği ile, üretmeden para vermeye
başladılar. Çiftçi, üretimi ve tarımı unutunca, bundan da vaz geçtiler. Bu
arada, ‘’YERLİ TOHUM VE TARIM’’ yok edildi.
2006 yılında bu süreç bitti. ‘’Havza tarımı’’ uygulamasına destekler
verildi. Bu işleri yapanlar, büyük Tarım şirketleri oldu. Bir çoğu, teşvik ve
hibeyi aldı ama tarım ve hayvancılığı yapmadı. Ürün kalmayınca da ‘’ithalat’’
başlandı. Bunun sonucu tarım ve gıda, ‘’metalaştı.’’ Yani alınır-satılır bir
metaya dönüştü. İnsani ve doğal değerler unutuldu. Tek kriter ucuz fiyat
oldu. Bundan sonra da, çok önemli
ekolojik ve ahlaki müşterek değerlerimizi kaybettik. İşin aslı, ‘’Toprak-orman ve hava’’ müşterek insani
değerlerimizdir. Sistemin bozulması, bu değerlere ‘’ticari’’ bakılmasına
neden oldu. Her şey alınır-satılır oldu.
Ama çok önemli bir gerçek tehlike, başımızın üstünde bizi bekliyor; ‘’Dünya’nın ekololojik sistemin bozulmasının ‘GERİ DÖNÜLEMEZ’ noktasına sadece 10 yıl kaldı. Bilim adamları bunu açıkça
söylüyorlar. Eko sistemin bozulması,
yaşamın ‘’olmazsa-olmazı’’ su kaynaklarının yok edilmesi demektir. Doğal
anlamda su kaynaklarının zenginliğiyle anılan ‘’Anadolu toprakları’’ daha
şimdiden fakirleşmiştir. Yıllık 1.100
litre su kullanımıyla su fakiriyiz şu anda.
Bu ölçeğin Dünya ortalaması 2.500 litre civarındadır.
Gıda tüketimini karşılamak için baş vurulan ‘’ithalat’’
yönteminde ciddi bir kontrol sistemi yok. Arz talebe göre gümrükler zama-zaman ‘’sıfırlanıyor.
Sıfır gümrükle getirilen bir ürünün karşısında yerli üretici rekabet edemiyor.
Pahalı girdi üretimi olumsuz etkiliyor. ABD’ de, tarım ürünlerinde % 40
oranında Devlet desteği mevcut. Bizde doğrudan destek kaldırıldığı gibi,
Dünyanın en pahalı mazot-gübre vs. ile rekabet yapamaya zorlanıyoruz. Dünyanın en çok destek veren ülkeleri, ABD,
Fransa ve Hollanda, em çok tarım ürünü satan ülkelerdir. Bu dünyanın en güçlü tarım devleriyle
mücadele etmenin yolu ‘’Kooperatifleşmek’’
ve örgütlü tarımdır. Kurulacak
üretim kooperatifleriyle, kırsaldan-şehirlere, üretimden-tüketime ‘’doğrudan’’
ürün ulaştırmak zorundayız. Günümüzde, ABD’ de, elektirik üretiminin % 20 ‘sini
yerel kooperatifler gerçekleştirmektedir. Dünya kooperatifler birliği, 2030
yılında 4 milyon kooperatif hedeflemektedir. Ayni yıllarda Dünya G.S.M.H.’ nın
% 20 sini koopetifler karşılayacaktır. Ülkemizde, çok uluslu gıda ve üretici
Şirketleriyle yapılan ‘’ayrıcalıklı’’ sözleşme ve anlaşmalar, Kooperatifçiliği
baltalamakta ve engellemektedir. Amacını aşan uygulamalarla ‘’ticarileştirilen’’
Konut Kooperatifçiliği üzerinden sektör ‘’Tü-kaka’’ yapılmaktadır. Aslında, ‘’üretim kooperatifçiliği’’
özellikle tarımın geleceğidir. Dünyanın en ‘’rantbıl’’ işletmeciliğidir.
Siyasiler, 2006 yılında çıkardıkları ‘’Tohumculuk Yasasıyla’’ yerli tohum-yerli
tarımı yok ettiler. Ancak Kooperatifleşme ile yerli tohumu ve tarımı tekrar
kazanabiliriz dedi.
Son konuşması Sedat
BAŞKAYNAK ise, daha genel konuları işledi. ‘’Dünyada aslında yeterince her
şey yetiştiriliyor. Sorun üretimde
değil, BÖLÜŞÜMDE. Asıl adaletsizlik adil olmayan paylaşımda yaşanıyor. 30 yıl
sonra Dünya nüfusu 9 milyar olacak ve Dünyanın yarısı ‘’açlık’’ çekecek. İşte
Tarımın asıl önemi o zaman anlaşılacak. Gelecekte savaşlar gıda ve su
ihtiyaçları için yapılacak. Uluslararası
Tarım örgütleri, ülkemizde yapılan Tarım desteklerinin azaltılması için
Yöneticilerimize çok baskı yaptılar. Stand-by anlaşmalarıyla elimizi bağladılar. ÖZERKLEŞTİRME adı altında
kooperatiflerimizi şirketleştirdiler. AB
ve ABD, kendi ellerindeki ‘’tüketemedikleri’’ fazla tarımsal ürünlerini satmak
için, bizim üretim yapmamızı engellediler. Önceleri, bizim maliyetimizin
altında fiyat verdiler. Biz üretimi durdurunca da, onların şartlarında almaya
mecbur bırakıldık. Bizde bu işleri yapan
kurum ve bölgesel kooperatifler yalnız bırakıldı. Destekleri kesildi. Zarar
ediyor gerekçesiyle kapatıldı veya satıldı.
Hatta bir çoğu kar ettiği halde, yandaş şirketlere satıldı. Tarımda, tanıtım ve planlama kurumları
kapatıldı. Destek, işi bilen çiftçiye değil, büyük özel sektör şirketlerine
verildi. Tohumculuk yasası değiştirildi. Mera
ve Zeytincilik yasaları değiştirildi. Tarım alanları, madencilik ve inşaat
sektörlerine aktarıldı. DSİ yasası ve yönetmeliği değiştirildi. Tarımda paralı
sulama sistemine geçildi. Kendi
tohumunda ‘’tohumluk ayırmak’’ bile suç haline getirildi. Ülkemizin yerli
tohumlarının ‘’Patent’’ hakları yabancı şirketlere verildi. Dünyanın en pahalı
girdi masraflarıyla, çiftçimiz sırtından vuruldu. Çiftçi Kayıt sistemiyle,
üretmeden para alınan bir sistem uygulandı. Yeniden yapılanma denilen sistemde
tarımsal üretim, Ünülever, Ülker, Pınar
vs. gibi yerli-yabancı ortaklı büyük şirketlere bırakıldı. Teşvik ve muafiyetler
bu kurumlara uygulandı. Küçük üretici ve
Çiftçiden esirgenenler, büyük şirketlere verildi. Peki, nasıl kurtuluruz.?
Öncelikle mevcut tarım politikaları ve girdi maliyetleri değişmeden işimiz zor.
Önceliklerden biri de, aracı-tekelci
kurum ve şirketlerden kurtulmamız şart. Mevcut şartlarda kooperatifçilik bile
zor. Zira şu anda tarım ve gıda üretimi ve dağıtım-pazarlaması, Sancak
Grubu, Doğuş Holding, Tekfen, Ramsey Grup, Sarar Grup gibi büyük
şirketlerin tekelinde. Tarımda, ‘’MOMSANTO ve BAYER’’ gibi tohum ve
tarımsal ilaç üreten firmalar kazanıyor.
Devletin tarım politikasında üretim kriterleri, insani ihtiyaçlarla
uyumlu değil. Tarımı yönetenler, halkın ihtiyaç ve taleplerine göre değil, ‘’satılabilecek
ticari ürünlerin’’ üretimini teşvik ediyorlar.
Bütün bu olumsuzlukları önlemenin birinci yöntemi insani ve
örgütlü mücadeleden geçiyor. Bunun için
Sendikalaşmak şart. Kooperatifleşmek şart.
Zira siyasiler, Tarım ve gıda üretiminin önder kurumları olan Ziraat
Odalarının da sesini bir şekilde kesti. İşte TÜM-KÖY-SEN bunun için var. En
geniş üretici çiftçi ve köylünün taleplerini ve çıkarlarını korumak için
vardır. Bunun için birlikte ve örgütlü mücadele etmeliyiz diye sözlerini
tamamladı.
Panelin sonunda, soru-cevap bölümünde bir emekli
mühendisin, ‘’örgütlü tarıma’’ destek veriyormuş gibi görünüp, büyük şirketler
ve uluslararası kurumlarında ‘’mutlaka
olması’’ lazım gibilerinden yaptığı konuşma, Panelin amacıyla hiç
örtüşmedi. Burhaniye’ye emekliliğinde gelmiş yerleşmiş, ömrünü büyük Şirketlere
hizmetkarlıkla geçirmiş bu şahıs, eğer organize bir ‘’truva
atı’’ değilse, zavallı ve bunamış bir vatandaş izlenimi bıraktı.
Her şeye rağmen, Panelin gerçekleşmesinde katkısı olan bütün
sendikacı ve çevreci dostlarıma, Burhaniye’liler adına bir kez daha teşekkür
ediyorum.
Emin BALTAŞ.
(14.10.2019)
